April 18, 2005

istanbul film festivali’nin 24.sü de nihayete erdi. kafası kesilmiş tavuklar gibi sağa sola her bulduğumu filme gitmedim, ya da gidemedim diyeyim. işin ekonomi politiği var zira… az biraz göz kararı, hafif tavsiyeler neticesinde 5 tane film izledim neticede. bu sefer bariz bir kuzey amerika-almanya düeti sahne aldı, geçen seneye kıyasla. sırayla yazalım bir şeyler, daha sonra görmek isteyenlere de fikir verebilir.

en beğendiğim robert leparge’nin yazdığı, yönettiği ve iki kardeşi oynadığı far side of the moon(la face cachée de la lune). sahne geçişleriyle ve müzikleriyle seyre değer. ayrıca uzay tutkusu olanlara ve tarihinde kardeş çekişmesi barındıranlara birebir.

scrubs dizisinde de pek başarılı oynayan zach braff’ın ilk yönetmenlik deneyimi garden state var bir de. şimdiye kadar vizyonda gösterilebilirdi aslında. amerika’da yazın oynamış zira. filmi izlenebilir kılan unsurların en başında natalie portman geliyor, ve tabi harika müzikler. bir an evvel soundtrack araştırmalarına başlamalı…

kataloğu karıştırırken festivalde gösterileceğini öğrenmek ten hayli mutlu olduğum filmlerden biri de, hannes stöhr’ün one day in europe filmi… arkaplanında deportivo-galatasaray şampiyonlar ligi finali barındıran; avrupalıların her ne kadar birlik ya da imparatorluk yolunda ilerliyor olsalar da aslında en temel düzeyde yani insanı iletişim hususunda daha emeklemekte oldukları fikri üzerine bina edilmiş hoş bir film. moskova, istanbul ve compostela bölümleri hayli eğlenceli, lakin son berlin kısmı biraz baştan savma olmuş. maçın skoruna gelince penaltılar hala atılmaktaydı.

bir diğer alman filmi de napola. nazi politik akademileriyle ilgili… ne yazıkki klasik bir yatılı öğrenci filminden pek öteye gidemiyor. yanı sıra klişe holivud sahneleri de bol. fakat sırf 2 genç oyuncunun performansı için seyretmeyi hak ediyor. ama sinemaya gidip o kadar para vermeden…

son olarak ayrı paragraf açmak lazım, roman polanski’nin chinatown‘ına… şimdiye kadar seyretmemiştim ve hatta duymamıştımda. eh yuhalanmak lazımsa yuhalayınız efendim. bilmemek değil öğrenmemek ayıptır zira. neyse, anlatmaya gerek yok, jack nicholson’ı görmek için bi yerlerden tedarik ediverin. yalnız altyazısı düzgün olsun, festivaldeki gibi tercüme facialarına maruz kalmayın…

August 4, 2004

malum “fahrenheit 9/11″ m.moore’un son belgeseli; her zamanki gibi yapımın asıl hedefi, bush ve şurekasının amerika’nın ve dünyanın başına musallat ettiği ırak’ı “özgürleştirme” operasyonu…

belgeselin ilk yarısında moore’un son çıkan kitabı “ahbap memleketim nerede?”de de detaylı olarak ele alınan bin ladin ve bush ailesi arasındaki ta 70lere kadar uzanan ilişkiler ağı ön planda. bu açıdan ilk yarı kitabın görüntülü versiyonundan öteye geçememiş.
ikinci yarıda ise amerikan askerlerinin ırak’ta başlarından geçenleri “iliştirilmiş kameramanlar” sayesinde izliyoruz. garibim saf ve yoksul amerikan askerleri ıraklıların ne diye kendilerine saldırdıklarını anlamadıklarını, oysa kendilerinin onlara özgürlük ve demokrasi getirdiklerini safiyane bi şekilde anlatıyorlar.

belgeselin bilhassa ikinci yarısında görülen yaralı ve zaman zaman ölü asker ve ıraklı sivil görüntüleri, bir amerikalının da dediği gibi “savaşın” bir bilgisayar oyunu ya da hollywood aksiyon film seti olmadığını zihinlerimize nakşediyor.

May 21, 2004

uzun zamandir merakla bekledigim troy’u dün izledim. daha iyi bir çikacagini umuyordum. en azindan “gladyatör” tadini birakmadi… maddeler halinde açiklarsam;

1)oyunculuga lafim yok; hepsi gayet basariliydi. tabii aralarinda en iyileri hektor’daki eric bana’ydi.
2)bu tarz filmlerde mühim bilesenlerden biri de müziktir. epik ya da duygusal sahnelerde seçilecek müzik filmin begeni düzeyini oldukça etkiler. ne yazik ki troy bu konuda basarili degildi. örnegin hektor’un ya da achilles’in ölüm sahnelerinde çok daha etkili parçalar seçilebilirdi. yine bahsetmeden olmaz; gladyatör’de maximus’un kolezyumda öldügü sahneyi etkileyici ve unutulmaz kılan sahane müzigiydi.
3)filmin konusunun ve çogu ayrintisinin “ilyada” destani nedeniyle biliniyor olusu da heyecan dozajini düsürdü ister istemez.
4)savas sahneleri bekledigimden etkisiz çikti; belki de yüzüklerin efendisi’nin çitayi hayli yukarilara çikarmis olmasindandir. ama yine de özellikle achilles’in oynadigi dövüs sahnelerinde kareografi güzeldi. bilhasa hizlica kosup ziplayarak kiliç sallama hareketi…
5)belki fazla ayrinti olacak ama, ordular asiri derecede büyük gösterilmisti. bilgisayar efektini biraz abartmislar. o zamanlarda yapilan bir savasin bu derece kalabalik olacagini hiç sanmiyorum.

April 25, 2004

imtihanlardan sonra yapilacak en güzel sey bol bol film izlemektir sanirim. istanbul film festivali de bu araya iyi denk geldi, 4 tane film izlemeye firsat bulabildim. biraz rastgele seçilmis olsalar da herbirinin kendine göre güzel taraflari vardi, hatta içlerinden biri jüri özel ödülünü de kazandi.
dördünü begenilme sirasina sokaraktan yazayim;

-profesyonel(profesionalac). jüri özel ödülüne layik görüldü. yerinde bi karar…
-dönüs(vozvrashcheniye). oyunculuk konusunda içlerinde en basarili olaniydi.
-ilkbahar, yaz, sonbahar, kis… ve ilkbahar. güzel bir güney kore filmiydi. doga görüntüleri ve filmin dingin yapisi etkileyiciydi.
-bugün ve yarin(hoy y mañana). hikayr hosuma gitmedi, konu pek ilgi çekici degildi. para bosa gitti diyebilirim…

insan bari festivallerde bilet fiyatlarini biraz makul seviyelere çeker; o kadar sponsor varken…

March 6, 2004

“noi albinoi” karli bir istanbul gününe uyan karla kapli, sessiz, beyaz ve sarsici bir yapit… 17 yasindaki izlandali bir gencin, fyordun yanina kurulmus kasabasindaki duragan hayatini konu alan bir film. zaman zaman etkili mizah anlayisina sahip, final sahnesiyle de hayli hüzün verici… kendimi filmin kahramani genç “noi”yle beraber yasadigi mekanin dayanilmaz sikintisina, duraganligina ve uçsuz bucaksiz beyazligina kaptiriverdim kolayca. ara ara günesin degerini anliyor insan, karla kapli tepeleri, evleri gördükçe.
hollywood filmlerinden sikilanlar için güzel bir mola olabilir, müzikler de hos ve depresif. yalniz filmi izleyip de istiklal’e çikiverince bir garip oluyor insan; heryer fazla kalabalik ve fazla kaotik geliyor.

+noi albinoi’nin almanca sitesi
+italyanca hazirlanmis güzel bir sayfa

February 14, 2004

insan yariyil tatilinde olunca film seyretmeye bolca vakit ayirabiliyor. son seyrettiklerim elveda lenin ve son samuray…
“elveda lenin”i seyreden kime rastladiysam hepsi bi sekilde “amelie”ye benzettiklerini söyledi; bu konuda bi fikrim yok ne yazikki. sanirim “amelie”yi seyretmeyen ender azinlik içerisindeyim ;) berlin duvarinin yikilisi sonrasinde degisen kosullarin insanlarin üzerindeki etkilerini mizahi bir yolla anlatma konusunda hayli basarili bi filmdi. sahsen sistemin çarpikliklarini tiye alan sahnelerde bayagi güldüm ama filmi seyreden ve o zamanlari yasamis dogu alman vatandaslari hem gülüp hem de aglamis olsa gerek…
bence “elveda lenin” ve “vizontele tuuba” ayni temelde yol almaya çalisan filmler. tarihin zorlu bir dönemecinin insanlar üzerindeki etkilerini mizahi bir yolla dile getirmek… yalniz “elveda lenin” bunu daha basarili bir sekilde kotarmis.

“son samuray” konusunda bahsedilebilecek en önemli sey ken watanabe(katsumoto)’nin müthis performansi olsa gerek. ve tabii hayli leziz çekilmis olsan savas sahneleri… filmin klasik ve klise bi hollywood sonunun olmasini garip karsilamamak lazim. farklisini bekleyenimiz var mi hala?

February 3, 2004

bayram geldi, ben de hayata geri dönmüs bulundum; bu iki durumun kesismesi de beni sinemaya yöneletti ister istemez. bu seferki duragimiz “vizontele tuuba”…
sanirim memleket sathinda “vizontele”nin ilkini izlememis olan bi ben kalmistim, bari ayni duruma yeniden düsmeyeyim diyerekten gittim filme.
filmin derinlemesine analizlerini kulak ardi ederekten diyebilirim ki; “eglencelik, güzel ve seyirlik” bir film yapmis yilmaz erdogan. oyunculuklar çok basarili ama ne diye deniz akkaya’ya rol vermisler onu çikaramadim. hani bari rol verdin iki çift laf etseydi. deniz kizi olarak da pek basarili degildi zaten…
tuba ünsal da gayet hosmus, sinema perdesinde görünce daha bir farkina vardim.

December 15, 2003

matrix üçlemesini nihayet bitirebildim, biraz geç de olsa… serinin her filminden biraz daha moralim bozularak, beklentilerimin altinda tatmin olarak çikiyorum. matrix revolutions’ta da aynisi oldu. filmlere gereksiz yere felsefik anlamlar yükleyenlerden degilim ama yine de filmlerin genel yapisinda aksiyondan ziyade konu bütünlügüne önem veririm. bence matrix 3 (sokak vcd’cilerindeki ismiyle) bu konuda yeterli degil… bazi anlar tam anlamiyla koptum anlatilan olaylardan, geçisler arasinda kayboldum diyebilirim. ilki güzeldi, orada biraksalardi…

filmden kopmamin bir sebebi de türkçe seslendirmeli bir salonda izlemem olabilir.(bu kadar geç zamana birakinca izlemeyi artik hangi salonda oynarsa, sansima…) 9 kusurlu hareketten birisi… neo’yu ya da trinity’i türkçe konusurken dinlemek alismasi hayli zaman alan bi durumdu. tavsiye edilmez, bi daha da yapmayacagim zaten.