April 21, 2005

bildiğiniz en önemli deniz kazası nedir diye sorsalar büyük olasılıkla cevabınız titanic olur, ya da bilemedin lusitania… amerika’nın pek çok olayı dünya genelinde bilinir kılma ve dramatikleştirme yetisi malum. neyse, aslında bilinen en büyük deniz faciası wilhelm gustloff adlı alman gemisinin 1945 yılında baltık denizinde dibi boylaması. hayli önemli bir kısmı kadınlar ve çocuklardan oluşan üzere 7000 ila 10000 arasında kişinin öldüğü tahmin ediliyor. olayın ayrıntıları wilhemgustloff.com adresinde bulunabilir.

günter grass’ın en son romanı yengeç yürüyüşü de bu deniz faciasıyla ilgili. yarı kurgusal yarı tarih bilgisi içerin bir kitap. geminin batışından kurtulan bir kadının aynı gece doğurduğu çocuğunun ağzından anlatılıyor olaylar. grass, alman halkının aradan geçen 60 yıla rağmen bu önemli facia üzerine neden düşünmediği ve hatta görmemezlikten geldiği hakkında fikir yürütüyor. batan gemide pek çok yaralı nazi askerinin de yer alması, bu nedenlerden biri. naziler yüzünden oluşan mahcubiyet nedeniyle de faciayı dillendirmekten ve anmaktan kaçınıyorlar.

yeri gelmişken diğer mühim deniz facialarını da analım. hepsi 2. dünya savaşının sonlarına doğru doğu prusya’dan kaçan almanları taşıyan gemilerdi. goya, steuben, cap arcona.

July 17, 2004

yaza girince kitap okumak için hayli vaktim oluyor. normal zamanların harala gürelesi içinde fırsat bulup da okuyamadıklarımı aradan çıkarıveriyorum şu sıralar.
satın alalı neredeyse 1 yıl olmasında rağmen bi türlü başlayamadığım “modern çağda savaş sanatı 1815-2000″, daha evvel (yaklaşık bir sene önce) okuduğum “top, tüfek ve süngü”nün devamı. ilk kitap gibi bu da yüzyıllar içerisinde teknolojinin gelişmesiyle beraber artan silah niteliğini ve bu silahların savaş stratejileri üzerindeki etkilerini konu alıyor. en çok ilgimi çeken kısımlar; 1. ve 2. dünya savaşlarıyla bosna savaşı’nın analiz edildiği bölümler.

şu an baktığımızda gayet normal gibi görünen taktiklerin ve davranışların zaman içerisindeki evriminin ayrıntılarını öğrenmek ilgi çekici. bilhassa teknolojinin günlük hayata girmesindeki ve etkin bir rol oynamaya başlamasındaki en önemli sebeplerinden birinin savaşlar olması düşündürücü.

insan ister istemez “insanlık tarihi bu kadar yoğun bir savaş geçmişine sahip olmasaydı, günümüz teknoloji ve refah seviyesine ne kadar yaklaşabilirdik acaba?” diye sormadan edemiyor.

June 22, 2004

“ajax: hollandalilar ve savaş” simon kuper’in son kitabi. kendisini türkiye’de de hayli popüler olan “futbol asla sadece futbol degildir”den hatirliyoruz. daha evvel burada tanitimini yapmistim.
kuper’in son kitabi her ne kadar okumaya baslamadan evvel sadece ajax ve hollandalilar hakkindaymis izlenimini uyandirsa da isin asli öyle degil. kitapta on küsür bölüm var ve bunlarin ancak üçte biri ajax hakkinda(daha fazlasini arzu ederdim). diger bölümlerde bilhassa 2.dünya savasi sirasinda almanya ve ingiltere’deki futbol seyri konusunda hayli enteresan bilgiler var. pek çok sehirde(bombardiman tehlikelerinde dahi) insanlar stadlara dolusarak maçlari seyretmeye devam etmisler.

kitabin asil yazilma amaci yahudiler. kuper de bir yahudi… çesitli hollanda kluplerinin(ajax ve sparta rotterdam var kitapta) yahudi üyeleriyle savas öncesinde, sirasinda ve sonrasinda iliskilerini ve özellikle soykirim safhasinda daha genel olarak hollandalilarin tutumunu irdeliyor.

kitaptaki en ilginç anektod, ingilizlerin savastan çok kisa bir süre önce nazi almanyasi milli takimiyla berlin’de yapacagi müsabaka öncesi seramonide tüm tribünlere nazi selami vermesi… zaten kitabin kapagindaki resim de simon kuper’in tabiriyle o “rezil” ani gözler önüne seriyor.

May 26, 2004

michael moore’u popüler kilan en önemli özellik, diger pek çok muhalif kisilikten farkli olarak elestirelerini sert ve belli kaliplar içinde degil de daha çok mizahi ön plana çikararak yapmasi… bilhassa bush ve sürekasi hakkinda yazilari okunmaya deger. moore’un yeni kitabı “ahbap memleketim nerede?” ise yakin zamanda kitapçilarda yerini aldi; oldukça eglendirici ve amerika hakkinda enteresan tespitlerle dolu.
çevirmenin kitabin baslangicinda yazdigi önsözde belirttigi gibi(tabi moore’un tarzinda, biraz abarti li olsa da); “bu kitabi okuyan ve amerikali olmayan bir insan, eger amerika’ya gitme niyeti varsa derhal niyetinden vageçecek.” ilgilenenlere duyurulur :)

bu arada umarim moore’un bowling for columbine’dan sonra çektigi ve cannes’da en iyi film ödülünü de alan belgeseli “fahrenheit 9/11″i izleme sansi bulabiliriz, dagitimcilar ilgilenirlerse tabi…

December 9, 2003

“neseli öyküler”‘in yazari carlo cipolla’nin bir diger kitabi; “fatihler, korsanlar, tüccarlar”… 16.yy’da baslayan, amerika’dan ispanya’ya akitilan gümüs ve altinlarin öyküsü… akil almaz miktardaki madenlere ragmen ispanya dünya sahnesinde neden muazzam bir güç olamadi, kitapta cevabi aranan soru…
cevap ekonomik varsayimlarda, modellerde yatiyor. ülkeye gelen bol miktardaki “yeni” paraya karsilik ispanya’nin bunun yarattigi talebi karsilayacak piyasasi(arzi) yoktur. dogal olarak ülke diger memleketlerin tüccarlarinin mallarini satip ispanya’nin gümüslerini aldigi bir piyasaya dönüsür. çin’de, estonya’da, hindistan’da ispanyol “real”leri görülmeye baslar 16. yy.da… ispanya tam anlamiyla varlik içinde yokluk yasar o devirlerde.
kitap oldukça ince, yaklasik 70 sayfa. (bir kaç saat içinde bitiveriyor) fakat olaylari kisa ve öz biçimde anlatmasi bakimindan hayli aydinlatici…

November 5, 2003

“futbol asla sadece futbol degildir.” yillardir pek çok spor yazarindan duydugumuz kültlesmis bir cümle. her ne zaman futbola siyaset, ticaret, siddet karissa herkesin ilk basvurdugu cümle de bu olsa gerek ayni zamanda… simon kuper’in kaleme aldigi kitap, ithaki yayinlari tarafindan yeni genisletilmis basimiyla tekrar raflarda kendine yer buldu. orijinal ismi “football against the enemy” olmasina ragmen sabah kitaplarinin çikardigi zamanlarda yigiter ulug tarafindan bu sekilde çevrilmis türkçeye… böylesi de daha güzel sanirim. bu basiminda eskisinden farkli olarak türk futbolu hakkinda kisa bir önsöz de bulunuyor.
kitabi okuduktan sonra futbolun hakikaten de sadece futbol olmadigina dair neredeyse kesin bir yargiya vardim. futbol eski düsmanliklarin su yüzüne çiktigi bir arena(hollanda-almanya arasindaki 2.dünya savasina dayanan iliski), irkçiligin diz boyu oldugu yerlerde insanlar için bir kaçis yolu(güney afrika), baskici yönetimler altinda sesi kisilmis, ezilmis insanlar için bir mikrofon(dogu almanya’da hapsolmus hertha berlin taraftarlari ya da sscb’deki spartak sempatizanlari ve tabi en önemlisi arjantindeki milyonlar) aslinda. ayrica futbolun dini yönünü de unutmamak lazim; bu konudaki en güzel örnek katolik celtic’lilerle protestan rangers’lilarin birbirlerine karsi besledikleri büyük kin…
simon kuper’in muhtesem bir kalemi ve ince bir mizah anlayisi var. futbolla ilgilenen herkesin basucunda bulundurmasi gerektigi bir kitap.

October 31, 2003

türkiye’de yasayan azinliklarla ilgili herhangi bir mevzu tartisma konusu oldugunda “varlik vergisi” de kendine konusmalar içinde mutlaka yer bulur. ayhan aktar’in kaleme aldigi iletisim yayinlarindan çikan “varlik vergisi ve türklestirme politikalari” bu konu üzerine hayli bilgilendirici bir kitap… yazarin 96-99 yillari arasinda çesitli dergilerde yayinladigi makalelerin derlemesinden olusuyor. varlik vergisi haricinde cumhuriyetin ilk dönemlerinde gerçeklesen mübadele ve 1934 yilindi gerçeklesen(benim de yeni duydugum) trakya’dan istanbul’a yahudi göcü(tabi kendi inisiyatiflerinde olmadan) hakkinda da makaleler yer aliyor.
1942 yilinda çikarilan varlik vergisinin sirf ekonomik etkenlere dayanmadigi, asil amacin türkiye devletinde yasayan her türlü aziniligin ayirm gözetmeksizin ekonomik ve sosyal yasamdan soyutlama gibi bir amaç tasidigini beliritiyor ayhan aktar. zaten bu amaç da kendini uygulama safhasindaki gayri ciddi ve adaletsiz islemlerle de gösteriyor.
kitabi ilgi çekici kilan unsurlardan biri de, makalelerdeki iddialarin zamanin devlet adamlarinin, bürokratlarinin ve yayin organlarinin sarfettigi sözler ve haberlerden örnek göstererek temellendiriliyor olmasi… bazi gazete haberlerini ve siyasetçilerin açiklamalarini okuyunca insan 1930′lu ve 40′li yillarin azinliklar için pek de hos zamanlar olmadigina kanaat getirebilir. gayet irkçi ve ayrimci söylemler söz konusu…

October 25, 2003

ahmet hamdi tanpinar’in yazdigi “saatleri ayarlama enstitüsü”nde geçen bir deyis. romanin kahramani olan hayri irdal’in ustasi filozof muvakkit nuri bey’e ait olmaliydi sanirim.

“saatin kendisi mekan , yürüyüsü zaman , ayari insandir…”
daha bunun gibi nice enteresan cümleler barindirir içinde. okunmasi ve feyz alinmasi icab etmekte…

October 6, 2003

günümüz futbol yorumcularinin (özellikle de biraz yasça ilerlemis olanlari) pek sik kullandigi bir tabirdir “nerede o eski takimdaslik, futbol ruhu”… küresellesme, paranin dolasiminin sinir tanimamaya baslamasi, popüler figürlere gösterilen ilginin büyük boyutlara ulasmasi futbolun çehresini de degistirdi, diger pek çok sey gibi… futbol salt oyun olarak kalmaktan öte günün trend tamlamasini kullanirsak “show-biz”e dogru kaymaya basladi. ayrica belirtmeden geçmemek lazim, son zamanlarda da bu tamlamayi en çok kullanan ve uygulamaya kararli görünenler de “besiktas yönetim kurulu”.
christian authier’in kaleme aldigi “futbol a.s.” de futbol ekonomisine, futbolu futbolluktan çikaran gelismelere deginiyor daha çok fransa liginden örnekler vererekten… özellikle tv kanallarinin (dogal olarak onlara sahip olan büyük medya patronlarinin) oyun üzerindeki hakimiyeti düsündürücü. ortada büyük bir para söz konusu, spor hikayenin küçük bir ayrintisi olma yolunda…

September 19, 2003

“top, tüfek ve süngü” 15.yy ve 18.yy sonu arasinda gerçeklesen, bir kisim tarihçinin “askeri devrim” adini verdigi gelismelerle ilgili bir kitap… [ideefixe adresi]
kitap 10 adet makaleden olusuyor, dili de hayli akici… özellikle hosuma giden makaleler osmanlilarla, baltik savaslariyla(tarihsel isveç-danimarka çekismesini ele aliyor) ve avrupa deniz savaslariyla ilgili olanlardi. yalniz bir kismi hayli detaya girmis, insan ister istemez tarihler ve isimler arasinda yolunu kaybedebiliyor.

osmanlinin atesli silahlarla pek içli disli olmadigi, özellikle sokollu’nun ölümünden sonraki gerileyisin zamanin askeriyesindeki teknolojik gelismelerin takip edilememesi yüzünden gerçeklestigi iddia edilir. kitapta aksi bir görüs hakim. aslinda osmanlinin o çaglardaki gelismeleri hayli yakindan takip ettigi, düsmanlarinin kullandigi ve gelistirdigi her türlü silahi kendilerinin de mümkün oldugunca kullanmaya çalistigi öne sürülmekte… fakat yarista geri kalmanin asil sebebinin teknolojiyi kullanmakta degil de, onun getirdigi fikirsel degisikliklere yabanci kalinmanin oldugunun alti çizilmis. savas stratejilerinde avrupa’daki kadar keskin degisimler olamamis, teknolojinin savas alanina tasidigi düsünsel farklilasmalara seyirci kalinmis.
bugünle hayli uyusan bir durum aslinda. biz de avrupa’nin kullandigi her türlü teknolojik yeniligi belki onlardan da hizli hayatimiza katiyoruz, hemencecik kabulleniyoruz. ama bu degisimin neden ve nasil olduguna pek de itibar etmiyoruz. hazircilik durumu, onlar yapiyor biz tüketiyoruz. teknolojiyi kullanma amaçlarimiz farkli.