June 8, 2005

geçenlerde minibüste bizim sitede oturan beni tanıyan ama benim tanımadığım bi adam oturdu yanıma. laf lafı açtı (aslında lafı açan da kapayan da oydu), aile fertlerinin her birinden nerelerde okuduklarından falan bahsetti. tabii tüm bu konuşma esnasında ben daha çok boş gözlerle dinleyen duvar misali… neyse, işte üniversiteyi yeni kazanan bi kızı varmış boğaziçi’ni çok istemelerine rağmen olmamış da marmara’ya gitmiş netice olarak. tam bu noktada monolog enteresan bi ayrıntıyla şenlendi. bahsi geçen eleman;

haberin var mı, tv’de izledim, boğaziçi’nde “gizli” bir ermeni toplantısı düzenlemeye çalışmışlar da millet engel olmuş. işte o haberi gördükten sonra şöyle derin bir ohh çektim; iyi ki kızım o okula gitmemiş dedim içimden. bi de bilir misin marmara’nın göztepe kampüs girişinde yanar dönerli bi türk bayrağı var. kızımı her okula bırakışımda o bayrağı görünce içim bir kabarıyor ki sorma…

şeklinde fikir beyan etti. hafiften dumur oldum tabi… ama işte canım sıkkın şu sıralar aşırı derecede, bi de tanımadığım biriyle de alakasız bi geyik çevirmek istemedim. işin ilginci bu şahsın emekli olmadan önce banka’da büyük olasılıkla müdür mevkiinde yer alması. memleketin bakanı da müdürü de bir garip.

May 17, 2005

istanbul’da trafik kadar iğrenç bir şey var mıdır diye düşünüyorum da, sanırım hiçbirşey bu payeye mazhar olamaz; hatta yaklaşamaz bile. yaz kış ayrı dertleri var. saatler boş yere etrafındakilere abanarak geçer. istanbul ulaşımının tek vahası ise vapurlar… romantik takılıp martı-simit ikilisine değinmeyeyim. ama şehrin kaosundan sıyrılıp da şöyle 15-20 dakika denizin, güneşin ya da yağmurun tadını çıkarmak varken yakın gelecekte ido’nun ucube deniz otobüslerine mahkum kalacağımı düşündükçe üzülüyorum. neymiş efendim, bundan sonra kadıköy-eminönü 10 dakika olacakmış. 20 dakikada gitmekte ne vardıki? bu kadar acele, bu kadar zamana karşı yarışacak neyimiz var? herşeyin hızla, süreyle ve parayla ölçülmeye başlandığı zamanlar artık.

May 15, 2005

LES enteresan bir imtihan; öss gibi ama aslında epeyi farklı. sanırım eğlenceli olarak tanımlamak daha doğru. tabii bu hissin oluşumunda sınava girerken stresten arınmış olmanın da payı var. sayısal kısmındaki sorular herhangi bir gazetenin pazar günkü bulmaca eklerine benziyor. sabah erkenden kalkıp mutfak masasında bulmaca çözmeye başlamış gibi oldum soruları çözerken. bi tek sıcak bi çay ve terlikler eksik. rahatsız ve sallanan sıralar da cabası. ek$i’de yer alan bir benzetme de cuk oturuyor; “sorularını ateş böceği ercan’ın hazirladığı posta gazetesi bulmaca eki”..
daum’un ya da derwall’in maç sonrası demeçlerinden birini okuma parçası yapmışlar misal. havuz ve işçi problemlerini de görünce içim bir anda kıpırdanıverdi, eski bir tanıdığı yıllar sonra görmüşüm gibi. ösym’e bi e-posta atıp her imtihan zamanında sınavın bi kopyasından bana da göndermelerini isteyeceğim… son olarak, çatalhöyük’te insanlar evlerine kapı yapmazlarmış, çatıdan girerlermiş. genel kültür işte.

May 2, 2005

çeşitli ingiltere gazeteleri ingiliz insancıklarına sormuşlar; “sizce nüfusun yüzde kaçı göçmenlerden oluşmaktadır?” deyu… önümdeki şekile göre (tam sayısı yazmıyor zira) gazete okurlarının ortalaması %21 imiş. hatta bu rakam daily star, the sun, daily mirror gibi gazete okurlarına göre %25′e ulaşıyor. evet, halbuki gerçek rakam yine önümdeki şekle göre %6 falan. enteresan. onlar da bizim gibi biraz paranoyaklar anlaşılan… kaynak; the economist.

gelecek sene olur da gidersem ingiltere’ye, böyle sokaklarda avare dolaşan kara saçlı kara gözlü birilerini görmekten pek de hazzetmeyen elemanların yanından teğet geçeceğim anlaşılan. teğet olsa daha iyi, işin kesişme ihtimali de var. halbuki sarışınlara hiç öyle kötü bakmıyoruz!

September 16, 2004

sinemalarda son seanslarda öğrenci indirimi uygulamasının işlemiyor olmasının arkasındaki mantığı hala çözebilmiş değilim; aslını söylemek gerekirse çok da dertlenmedim bu konu üzerinde…
yine de çok seyrek de olsa tercih edilebilecek son seanslarda insanın cebinden normal şartlarda ödenecek meblağdan 3 milyon fazlasının çıkıyor olması da hoş değil. sinema “kompleksi” yönetimleri devletin de desteğini ve teşviğini arkalarına almış olacaklar ki, öğrenci milletini gece geç saatlerde sokaklardan uzak tutma misyonunu yüklenmişler anlaşılan… içlerinden “bu saatte sinemada işiniz ne, gidin uyuyun güzelce” diye geçiriyorlar olsa gerek. -ki aslında bu da çok saçma kendi ekonomik “göstergeleri” açısından. o fiyatları gördükten sonra insanın gideceği varsa da gitmez.
teferruatlı bi durum muhasebesi oldu; içime oturdu sanırım 9 milyon.

August 30, 2004

bu aralara işler hayli kesat; 2 hafta kadar daha dükkan kapalı kalacak

August 17, 2004

newsweek’in iki hafta önceki sayısında ekonomi ve nörolojinin birlikte ele alındığı (nöroekonomi adı veriliyor) güzel bir makale vardı. özetlemek gerekirse; normal şartlar altında insanların içerisinde paranın yer aldığı işlemlerde rasyonel olmaları beklenirken, yapılan araştırmalar ve deneyler neticesinde durumun umulduğumu gibi olmadığı ortaya çıkmış. insanlar karar verme safhasında duyguların ön plana çıktığı anlaşılmış.

aslında tüm bu araştırmalar, üzerinde 4 senedir düşünüdüğüm ve itiraz ettiğim bazı hususlarda beni destekler nitelikle.(hoşuma gittiğini itiraf etmem lazım) iktisat bölümünde heba ettiğim seneler boyunca devamlı “we assume that”‘lerle başlayan sayısız cümle zihnimize boca edildi. yine sayısız denklemler, grafikler, formüller vs. gördük. hepsi insanın rasyonel karar verdiği ve pek çok dış etkenin ihmal edildiği varsayımı ya da önkoşulu üzerine bina edilmişti. içerisinde insanın bulunduğu ve bizzat insanların organize ettiği herhangi bir sistemden duygusal hareketlerin göz ardı edilmesi bizi hangi noktaya kadar taşır? ya sonrası?

ilgili makalenin türkçe özeti için:
paranın da hisleri var

July 28, 2004

arabayı gölgelik bir yere çekip klimayı da açtıktan sonra serinliğin koynuna dalmak istiyorum. normal dönemlerin tatlı tembelliğinin ceremesini hararetli okul yolculuklarıyla ödüyorum bu aralar.

zamanında doğru laf etmişler; “bugünün işini yarına bırakma, özellikle yaz aylarına” diyerekten…

July 14, 2004

mor ve ötesi’nin son cd’sini aldım, oldukça hoşuma gitti. medyada hayli yer almasından dolayı ister istemez isimlerine iyice aşina olmuştum, daha evvel dinleme fırsatım da olmamıştı. müzikle fazla haşır neşir değilim(zaten siteye “müzik” başlığı altında yazdıklarımın sayısından da anlaşılıyor), ama şarkıların müzikal kalitesini ortalamanın üzerinde buldum.

bazı albümlerde şarkıların tarzları, melodiler (sözler dışında) birbirine benzer; yalnız “dünya yalan söylüyor” albümü için bu hisse kapılmadım. parama kıyabilirsem eğer önceki albümlerini de denemek istiyorum.

July 12, 2004

daha evvel yaptigim şile gezisi’nden sonra eksik parçayi ağva’yla tamamladim. bu sefer mevsim yaz olunca denize girme imkanı da buldum. aslında “dalgalarla boğuştum” desem daha doğru olur; hava hayli sıcak olmasına rağmen karadeniz kendi klasiğini sahneledi…

ağva, şile’ye nazaran daha küçük bir yer. ayrıca ulaşım da daha meşakkatli. şile’ye kadar düzeltilen ve genişletilen yol ağva’ya kadar uzatılmamış; bu yüzden dolambaçlı sahil yollarında hem zamanınızı kaybedebilirsiniz hem de mideniz epeyi bulanabilir. beykoz tepelerinden alışık olduğum için beni fazla etkilemedi.

sözün özü; bir kaç gün kalmak için hoş olabilecek ağva, günü birlik gidildiği zaman insanda olumlu izlenimler bırakmayan bir mekan…

July 8, 2004

insanin kendi memleketinde bile doya doya dolasabilmesi için herbiryere para bayilmasi lazim anlasilan… yazin sicaginda kültürel-tarihi bir aktiviteye girip dolmabahçe sarayi’ni dolastim. pöfür pöfür esen rüzgar esliginde sarayin bahçesi sicaklara deva olacak cinsten.

yalniz hani ögrenci olmasak kapidan söyle bi göz atip geri dönmek isten bile degil. “normal” ahali sarayin her kösesini(tüm bölümler ayri ayri “pazarlaniyor” nitekim, saçmalik) gezebilmek için 20 milyon, ha bir de dogal olarak fotograf çekmek isterse üzerine bir de 6 milyon vermek zorunda. leziz!…
sicak yaz günesi altinda soguk bir dus etkisi… devlet baba, sen çok yasa!

June 10, 2004

nato toplantisinin neden bu kadar büyütüldügünü anlayamiyorum. bir kaç haftadir devlet erkani bir güvenlik “paranoyasi” içine girmis, uçani kaçani kontrol etmeye çalisiyorlar.
bugün haberlerde duyduguma göre, zirve sirasinda 2 gün boyunca bogaz da gemi trafigine kapali olacakmis. ayrica “nato vadisi” diye tabir edilen alanin havasi sahasi da… olayi bu kadar abartacaklarini sanmiyordum, iyice amerikanvari davranmaya basladilar.
“kraldan fazla kralci” bir davranis; dünyaya sanki sahiden devamli teröristlerin tehditi altinda yasiyormusuz, yasiyorlarmis algisi asilamaya çalisiyorlar. bu sayede “savasçi” politikalarina psikolojik destek saglamaya çalisiyorlar anlasilan.

June 1, 2004

“zevkler ve renkler tartisilmaz” lafini zamaninda kim literatürümüze kazandirmissa halt etmissin diyorum buradan kendisine… pekala tartisilir, hatta tartisilmalidir.
“herkes yapmak istedigi seylerde özgürdür.” lafi iyi güzel de; misal sinemanin lobisi mi derler artik neyse o ortalik mekanda beklerken “princess&me” adli “pembe” filme giden kisi sayisinin “21 grams”a gidenlerden fazla oldugunu görmek bünyeye agir geliyor. böyle böyle insanlar popstarlarin, evlenme programlarinin manyagi olmaya basliyorlar; zevkten dört köse…

May 16, 2004

bugün radikal’te haluk sahin’in enteresan bir yazisi vardi, troyalilar ve türkler hususunda… tarihin çesitli zaman kesitlerinden alinmis, türklerle troyalilar arasindaki iliskiye isik tutan ilginç anektodlar bulunuyor. örnegin; fatih sultan mehmed’in papa 2.pius’a yazdigi mektupta yer alan “italyanlarla ayni kökten oldugumuz ve onlar gibi hektor’un öcünü almak hakkimiz olduğu halde, italyanlarin bize düsmanca davranmalarina ve rumlari korumalarina sasiyorum.” ifadesi gibi.
vizyona yeni giren film sayesinde truva yerine “troya” demenin türkçe için daha uygun oldugunu da ögrendim; “truva” kelimesi fransizca okunusmus.

May 13, 2004

dün aksam kanallar arasinda dolasirken eurovision’un son kismina rastladim. seyredecek baska birsey de olmayinca izledim, milletin büyüttügü kadar var mi diye de incelemek adina… genel anlamiyla diger eurovision yarismalarinda oldugu gibi çogu sarki berbat ve geçmisin kopyasiydi. özellikle “kardes” ülke bosna-hersek’in performansi(!) akillara ziyandi. zaten elemeleri geçip finale kalabilmesi de yarismanin kalitesinin ve ciddiyetinin bir göstergesiydi. izlediklerim içinde sirbistan’in sarkisi iyi sayilirdi, bilhassa giris kismi basariliydi.
pop sarkilardan insana gina gelmeye basladigi bu tarz yarismalardan tek beklentim, yarisan ülkelerin yerel tarzlarinda(kendine has enstrümanlariyla) parçalara yer vermesi. fakat bunu uygulayan ülke sayisi pek az, sonuç olarak eurovision da müziksel anlamda bir deger ihtiva etmiyor; daha çok “show-biz” olayi…

May 5, 2004

amerikan ve ingiliz askerlerinin irakli esirlere uygulamis olduklari kötü muamele ve iskenceyi gözler önüne seren resimlerden sonra güzel memleketimin güzel medyasi galeyana geliverdi hiç düsünmeden, insanlik söylemleri tutturuverdi kendini sorgulamadan… elin gavuruna bu kadar tepki verebilirken, kendi insanlarina yapilan iskencelere neden bu kadar duyarsizlar acaba?
neredeyse hergün gazetelerde ya da tv’lerde ufak haberler seklinde yer bulan (yüzlercesinden de habersiz birakiliyoruz dogal olarak) iddialar ne durumda? insan önce kendi çöplügüne bakar, temizler.

April 12, 2004

baharin geldigini, yazin yaklasmak üzere oldugunu hatirlatan seylerden biri vizeler ise, digeri de meydanlari istila etmeye baslayan yasli amcalar olsa gerek… bilimum meydanda (en çok kullandiklarim üsküdar ve taksim) gün boyunca rahat rahat oturup, geyik yapmak… asil merak ettigim, söz gelimi taksim meydanina o kadar yasli amcanin nasil ulastigi. mesela sabahtan kalkip “hanim ben meydana gidiyorum, arkadaslarla iki laklak edicem!” gibi bir diyolog olasi mi? yoksa yaslaninca biz de mi böyle olacagiz?

bu arada sitenin 600. gününü idrak etmisim bugün haberim olmadan. sinavlardan zaman-mekan ikilisi arasindaki koordinasyon tarumar oldu…

March 29, 2004

bir seçim daha geride kaldi ve ben yine geçmis zamani yadettim. tipki her yeni bayramda yaptigim gibi… sanki bayramlar ve seçimler degisen zamana ayak uyduramiyor da bilindik tatlarindan uzaklasiveriyor. evvelki seçimlerde aksamdan tv basina geçip uykum gelene kadar renkli tablolari, inen çikan grafikleri pek bir merakla seyrederdim. simdilerde (teknoloji sagolsun) saat 10 bilemedin 11 dendiginde sonuçlar belli oluyor; evli evine köylü köyüne misali… çekismenin azligindan degil de bende olusan ilgi eksikliginin de payi olsa gerek.

bayramlarla seçimleri de ayni his tufaninin içine kativerdim ya enteresan oldu. çok çalismam lazim, çok…

March 17, 2004

ntvmsnbc’de yeralan habere göre “vosvos” efsanesi kitap haline getirilmis; “Vosvos 1931-2003 Bir Kaplumbağa Yolculuğu”… internette arastirirken vosvoslarla ilgili yazilmis baska bir kitaba daha rastladim; elmira elgezdi’nin hazirladigi “Vosvos Efsanesi”.

90 yilina kadar babamin da bir vosvos’u vardi, bal rengi… sattigi zaman simdiki yasimda olsaydim mani olurdum sanirim. arabalara olan asiri düskünlügümden degil de, daha çok “tosba”ya olan sempatimden dolayi. hem satildigi vakit de üç kurusa gitmisti, degerini farketmeyecek olanlara.

+almanya’daki vosvos (kaefer) müzesi

March 10, 2004

- abi, ortaköy’den geçer mi?
+ hayir.
- niye?

aksamin bir vakti taksim-sariyer otobüsünde(levent’ten giden hat) geçen hos bir diyalog. kafa iyiydi belki de ya da yorgundu, ondan sordu eleman…

March 3, 2004

belediye seçimlerine az bir zaman kala adaylar memleketin herbir kösesinde reklamlarini yapmaya basladi. reklamlarda en eglendigim kisim “adaylarimizin” verdikleri enteresan pozlar. bu senenin modasi sivanmis gömlek kollari(icraata yatkinligi simgeliyor olsa gerek) ve bir de futbolcuvari seyirciye(seçmene) kol sallama(el isaretleri “out” anlasilan, kolun ön planda oldugu pozlar hayli ragbet görüyor)hareketleri… seçilmek için yirtinip duran adaylarin ancak cüzi bir kisminin “mutlu” olacagi ortada. kendilerini fazla kaptirmasalar, siyaset çukurunun sonu yok çünkü.

seçimlerden söz açilmisken, bir sonrakinde muhtar adayi olmayi düsünüyorum. iktisatta gelecek yok, bari kendimizi kamuya adayalim…

February 23, 2004

knick knack,finding nemo ile popularitesini daha da artıran pixar’in 1989 yapimi animasyonu… sinemalarda nemo’dan önce gösteriliyormus; filmi divx’ten izledigim için haberim yoktu. nemo hakkinda bilgi toplarken rastgeldim. 1980li yillar göz önüne alindiginda oldukça basarili oldugunu söyleyebilirim. yalniz biraz kisa, üç buçuk dakika kadar. kazaa’da bulabilirsiniz. deginmeden de geçmeyeyim, “finding nemo”yu “çizgi film mi izlicem, çocuk muyum ben!” deyip de es geçmeyin…

February 19, 2004

geçen gün man on the moon’u izledim, oldukça güzeldi. yalnız filmden daha güzel olan filme de ismini veren REM’in andy kaufman için yaptigi “man on the moon” parçasi… müthis etkileyici bir sarki. bi yerlerden tedarik edilip dinlenmesini hararetle tavsiye ediyorum.

February 9, 2004

internette dolasip haberleri okurken ntvmsnbc’de su habere rastladim. abd’de rochester üni.’nde yurtta kalan ögrenciler napster’i ücretsiz olarak kullanabileceklermis, okulun verdigi hizmet sayesinde…
dünyada ne okullar var. bizimkinde(istanbul üni. olur kendisi) bilgisayar laboratuvari bile oldugunu sanmiyorum. hakkini yemeyeyim kütüphanede 5-10 bilgisayar vardi millet internetten istifade edebilsin diye. yalniz bi sayfadan öbürüne geçerken çay-kahve ya da tuvalet molasi verilebilir pekala.

mutlu oldum rochester’li meslektaslarim adina…

February 7, 2004

bahardan kalma güzel bi hava vardi bugün istanbul’da. evde oturmayalim dedik, nerelere gitmedik bu sehirde diye düsününce de söyle bir; şile’ye yollanmaya karar verdik.
yol hayli uzunmus. ayrica yol üzerinde daha evvel görmedigim alemdar, çekmeköy, ömerli ve adini bilemedigim uzakta yüksek bir tepeye konuslanmis bi semt (neresi oldugunu merak ettim) gibi muhitleri de görme sansim oldu. pek istanbul sayilmaz sanirim oralari. insan mesela kadiköy’e gidecekse, “istanbul’a gidiyorum” da diyebilir pekala…

bi de sunu farkettim ki, istanbul’da bayagi hatira ormani varmis. adim basi “bilmemne hatira ormani” diye yazip tabelalari dikivermisler. yalniz “orman” tanimlamasi ne kadar uygundur orasi tartisilir. çogu agaçlik bile denemeyecek kadar küçük ve yine pek çogunda agaç görebilmek de pek mümkün degil.

yazinin sonunda sadede gelip diyeyim ki; şile pek güzel ve sirin bir yermis. özellikle ilik ve hafif günesli bir günde sahil kenarinda balik yemek de pek leziz olurmus. nokta.

January 1, 2004

uzun incelemeler, arastirmalar neticesinde almaya karar verdigim fotogtaf makinasina nihayet kavustum.(canon powershot a60) kendi kendime yilbasi armagani gibi oldu ya neyse…
hos makina, pek çok manual ayari var, küçük ve tasarimi sik. su an ögrenme asamasindayim (hem makinayi hem de basit fotograf terimleri ve tekniklerini), pek çok menüsü oldugu için alismasi zaman alacak. “imaging-resources”‘da hayli detayli bir inceleme bulmak mümkün, satin almayi düsünebilecek olanlar için…

buzznet.com’da daha evvel bi site açmistim, çektigim bazi fotograflari yayinlamak için. geçen gün “textamerica”‘yi buldum, buzznet’e göre kullanimi oldukça kolay. “nikita.textamerica”‘da bisiler yapabilirim. tabi amatörlük seviyesinden zamanla siyrilabilirsem ;)

yeni yil da geldi nihayet, geride çilginliklar birakarak… eh, umarim güzel bir sene geçer, en azindan 2003′ten beter olmaz.

December 27, 2003

her yer insan kayniyor son günlerde… yilbasina az kaldi ya, ahali harala gürele alisveris telasinda. magazalar süslenmis, isiklanmis; potansiyel müsterileri cezbetmeye çalisiyor. oltaya bi balik daha takilsin diye ugrasip duruyorlar. kapali mekanlar içine adim dahi atilamayacak birer kaos… çilginliktan uzak duralim, kafayi siyirmak yeridir.

bu arada tasarimi yine degistirdim. yeni yil geldi ya, söyle bi tazeleyeyim dedim renkleri… :) kalsin böyle uzun uzun, degismesin. bi de slogan mi bulsam acaba imaj hesabina…

December 23, 2003

“park yapilmaz” tabelalarina uyuz oluyorum. elimden gelse hepsini “park edilmez” diye degistirmek arzusundayim… acaba amcalara anlatsam, “sittir lan, sana mi sorcam nasil yazilir diye!” seklinde cevaplarla karsilasir miyim? karsilasirim sanirim, özellikle bazi muhitlerde…

November 28, 2003

gerçek hayatta da rüyalarimda konustugum kadar güzel ingilizce konusmak istiyorum. en azindan yakinindan geçsem…
dün gece yine böyle bol konusmali bi rüya gördüm. japon bi sarkiciyla ingilizce konusuyordum. efendim, eleman benim “pronounciation”imi begenmedi. ben de “ulan sen kendine baksana!” deyiverdim, tabii yine ingilizce… sonra birbirimize kizdik, ayrildik. malum japonlar telaffuzda pek iyi degillerdir. neyse sabah oldu uyandim haliylen, denedim söyle bi kendi kendime konusmayi, olmadi yine…
yalniz benim bu rüyalarimda yabanci dil konusma huyum bi garip. daha evvel de futbol takimi porto’nun antrenörüyle italyanca konusuyordum. yakinda almanca’ya da baslayabilirim…

November 25, 2003

bir seneyi daha devirdik. bundan tam bir yil evvel (daha dogrusu 361 gün önce) bu blogu eklemisim. 100. günmüs ve ramazan bayrami… tekrardan okuyunca pek de bisi degismemis, yine ayni seyleri yazmayayim. “seker, kavurma” muhabbeti…

nedense halk arasinda bi inanç vardir, bayramda havalar güzel olur diye. hatirladigim kadariyla geçen sene yagmurluydu, bu sefer günesli ve ilik bir gün. fakat yalniz bi bayram, es dost yok etrafta gidip de bayramlasalim. hepsi bi tarafa dagiliyor, tatil 9 olunca.
bu arada fikirbaz’da gördüm, buzznet.com adli siteyi. dayanamayip nikita.buzznet.com’u da ben yapiverdim. belki zamanla fotograf çekebilirsem sagda solda, söyle güzel bir galeri olabilir.
bayram blogunun sonunu “n’olcak bu fener’imizin hali!!” diyerekten acikli ve hüzünlü bi sekilde noktaliyorum.

yasanan bombalamalar insanlarin sinirini hayli germis anlasilan. artik uzunca bir süre nerede bos ve süpheli bir çanta ya da araç görsek hemen potansiyel bir bombadan bahsediyor olacagiz. bugün ögle saatlerinde karaköy-sishane arasindaki sahil yolu(persembe pazari) trafige kapatilmisti. ne var ne yok diye (malum merak iste) caddede yürümeye basladim. yolun ortalarina dogru bi yerde, eskice bi arabanin altinda sahipsiz (süpheli!) bi çanta unutulmus ya da birakilmis… isin enteresan tarafi insanlar sanki ortada bi olay, hareket varmis gibi aracin etrafina toplanmislar, araci seyrediyorlardi. (yine malum merak durumu olsa gerek!) bilemiyorum, o an çantada hakikaten bi bomba olsa ve orada patlasa pek çok insanin basina sirf merak yüzünden olmadik isler gelebilirdi.
sanirim bu psikolojik travma sürdügü müddetçe, buluttan nem kapmaya ve bi yerlerde unutulmus her çantanin içinden de bomba çikabilecegina inanmaya devam edecegiz. tabi bir de deyis oldugu üzere, “insanin basina ne gelisme meraktan…”

November 18, 2003

havadaki ani degisiklikleri pek kaldiramiyorum nedense. daha dün günesli güzel bi günken, bugüne karanlik kasvetli bi havayla uyandim… disarida yogun bi yagmur. insanin evden çikasi gelmiyor. ders çalismak da zor, hazir 2 tane imtihan kalmisken çikariversek aradan.
aksam üstü taksim’e giderken sinagogun oralardan geçerim belki de. bi kaç fotograf çekebilirim sanirim. aslinda makinayi da degistirmek lazim, çok demode kaldi yeni çikanlarin yaninda. hp photosmart 850′yi kestirdim gözüme ama para yok ki… ucuzlamasini beklesen bu sefer yeni piyasaya sürülenlere ilgim kayacak. piyasanin kapana kistirdigi tüketicleriz iste…
bi de yarin maç var, en son ne zaman koltuga kurulup söyle güzel bi oyun izledigimi hatirlamiyorum.(milli maçlar içinde) en fazla bir devre dayanabiliyorum. kisir futbol ve skordan ziyade zevkli bi maç seyretmek istiyorum nicedir. netice kadar “hatice” de ilgi ister… hazir hatice demisken yigiter ulug’un “hatice’ye mektuplari” da güzel kitaptir. neticeye yüz vermez…

November 14, 2003

öyle olaylar vardir ki insan daha bunlarla yüzlesmeden bile isin içinden çikamayacagina kanaat getirmistir. kendi adima bunlara en güzel örnekler; matematik imtihanlari ile kasadan atlama hareketleri…
tüm ortaokul ve lise yasantimin en kabus anlari beden dersi sözlülerinde kasadan atlama etaplariydi. fiziksel olarak kendimde bi yetersizlik göremesemde, tamamen psikolojik sebeplerden dogduguna inandigim basarisizliklarla sik sik yüzlesmisimdir. her ne zaman kasanin karsisina geçip hizli adimlarla hedefe ilerlemeye basladiysam, kabusum da sahneye çikiverirdi aniden.
hala sürmekte olan(bundan dolayi pek memnun olmasamda) üniversite yasantimda ise matematik imtihanlari kabus yaratma potanisyelini kasalarin elinden almis bulunuyor. her yeni yariyil beraberinde yeni matematik konulari da getiriyor, konular toplandikça ben de altinda ezilmeye basliyorum. içim daraldi hakikaten…
neyse, yazinin sonunu yine bi deyisle bitireyim… “hay bu iktisati tavsiye edenin, reklamlarda car car havali bi isin olsun diyenin!!” havasi batsin efendim…

November 12, 2003

son bir kaç gündür yasadiklarim neticesinde söyle bir sonuca vardim, kendim için pek hayirli görmesem de… ingilizce yazabilme yetilerimi kaybetmisim de haberim yokmus. evet, gayet hazin bir durum. imtihanlarda böyle bilgiler içimden tasiverirken kagida anca bir kismini dökebiliyorum. eh, sözlük kullanmak da denetmenler tarafindan hos karsilanmayinca ortada kabak gibi kaliveriyorum. insan konusurken bazen sadece kem ve kümleri kullanirya, ben de yazarken aynisini yasiyorum. “because” ve “also”larla kagit doluveriyor, acil suratle baglaçlar konusuna egilmem lazim.
tabi aslinda yazinin özü ve can alici noktasi olarak da “yabanci dilde egitim ne saçma seydir kardesim!” diyorum. ya da isime böylesi geliyor…

November 6, 2003

geçen gün televizyonun karsisinda yayilmis yatarken farkettim, kanepeye kurtçuklar dadanmis. parkenin üzeri ufacik, krem rengi ve yavasça hareket eden mahluklarla kaplanmisti. tepelerine hafifcecik bastirinca çatirt diye öbür tarafi boylayiveriyor hayvanciklar…
haliylen annem hiçbirini yasatmadi bu diyarlarda, çogu daha yumurtasindan dahi çikamadan süpürgenin torbasina mihlaniverdi.
insan da onlari düsünüverdiginde yasamin böyle garip tecellileri ya da gerçekleri olduguna hükmediyor; genelde de mesela kendini derslere adamanin ne kadar da geçici bir mesgale olduguna kanaat getiriyor. en azindan ben böyle düsündüm. isime de geldi sanirim, mazeret uydurmada… hani gün gelir de para teorisine kafa yorarken elektrikli süpürgenin teki çaktirmadan ruhunu içine çeker gider…

October 24, 2003

mumlar üflenmedi, hediyeler de alinmadi sevilen insanlardan… aslinda her yil oldugu gibi farkina bile varilmadi belki. uzaklardan bi iki mesaj o kadar… bekler miydim baska seyler bilemiyorum. sanmiyorum. alismamisim ki bi kere, garipserdim galiba. kafa yormaya gerek de yok bu saatten sonra.
hayatta kutlanmaya deger ne var ki? yasiyor olmak hos bazi zamanlar, ama onlar da anlik pek çok sey gibi… geldi ve geçti.

f.d.’nin dedigi gibi;
“ben bir zaman kaybiyim…”

October 13, 2003

geçen hafta herkesin muhabbeti türkiye-ingiltere maçi üzerineydi. eh basin da ziyadesiyle bu mühim olayin üzerine geyikler çevirdi…
neyse yine öyle bi geyik programini izlerken yayinlanan haberde sergen’in 32 yasinda oldugunu ögreniverdim, moralim bozuldu. oysa ki daha geçen günmüs gibi o zayif, gelecegin parlak futbolcusu halleri… ne kadar hizli geçmis zaman, durup düsününce insan farkediyor. daha yeni yeni futbol nedir, ne degildir diye merak salarken sergen çikivermisti yesil sahalara.
o yaslanmis biz de büyümüsüz iste, jübilemiz de yakindir belki kim bilir…

October 6, 2003

internete girmeyeli 1,5 hafta kadar oldu… ev savas alanina dönmüs görmeyeli. tadilata gelen yurdumun insani kablonetin kablosunu da bi güzel söküvermis, fazla gelmis anlasilan ya da ayagina mi dolasti, kim bilir.
havalar da pek sicak, “pastirma yazi” diyorlar bazilari. kasimda degil miydi o?

September 25, 2003

cncbe’de yeni sezonda oldukça güzel bir dizi yayinlanmaya basladi, “scrubs”… stajyer bir doktorun basindan geçen olaylari anlatan gayet eglenceli bir dizi. bilindik alisila gelmis bol gülme efektli komedi dizilerinden degil, hatta zaman zaman kim nerede ne söyledi karisiveren, hayali görüntülere geçiveren bir akisa sahip.
dr. cox en heyecan verici karakter, kapiciyla(the janitor) birlikte… [resmi sitesi]
diger kanallarda birbirinin benzeri senaryolara sahip, gülmesini de heyecanlandirmasini da beceremeyen bi sürü dizi varken böyle arada bir izlemeye deger olanlarinin çikmasi hos.

May 10, 2003

nesneleri ufaltip basitlestirdigimizde göze ne kadar da hos geliyorlar. maddeyi tüm cepheleriyle beraber görebilmek… hayati da böyle basitinden düzenlesek, belki onca yasanan sorun da önemsiz birer minik ayrinti haline bürünüverir.

April 30, 2003

havalar isindi, haliylen sinek camiasi da ortalara çikmaya basladi. bugün oyle miskin miskin otururken tv’nin karsisinda pencereden içeri 3 tane sinek daliverdi. izledim bir müddet… nedense 1 metrekare alanda uçup durdular yukari asagi. bilemiyorum aradiklari bir sey vardi belki de. kisa bi hayatlari var onu da böyle evimin aptal salonunda dolanip ziyan ediyorlar.

April 21, 2003

yasadigim mekana ve çevreye ne kadar da yabanciyim aslinda… haralagürele arasinda etraftaki güzelliklerin ve degisimlerin farkinda bile olamiyorum. söyle kendimi suyun üzerine ativerdigim kisacik zamanlar bile mutluluk için yeterli. yesil ve mavi, her zaman siyaha agir basar!

April 8, 2003

bazen ne kadar çok lüzumsuz sey bildigimin, bellegimin büyük bi kismini bunlarla doldurdugumun, ne zaman ve ne sekilde isime yarayacak diye düsünüp durdugumun; bu yüzden aslinda hayatla ilgili ne kadar da bilgi mahrumu oldugumun vs… , mesgul etmekte zihnimi tümü. ekranin kablosunu sökecegim…

March 29, 2003

ders çalismak lazim, vakit ayirmak lazim, konsantre olmak lazim… belki de en mühimi tv’yi kapatmak lazim.

March 21, 2003

savas çikti diye bagirip çagiriyor televizyonlar… bilmiyorum, bu yasananlar kitaplarda okudugum savaslara benzemiyor. herkes su anda yasananlari seyrediyor, bi sonraki adimi biliyor. sanki gerçek zamanli bi film seyrediyormusuz gibi… spiker konusuyor, “1 saat sonra yeni bombardiman baslayacak”, “iste dakika dakika yasananlar!”… öyleki bi maç yapiliyor, muhabir dakika ve skor geçiyor merkeze.
gökyüzünün yeslilligini seyre daliyoruz, bizimki hala siyah diye rahat miyiz peki?

March 20, 2003

aylardir beklenen film nihayet basladi, herkes ekran basina…!

March 13, 2003

amca olmak enteresan bir his, ufacik bedenleri izlemek de… gözlerimin önünde büyüyecek, sonra bayramlarda benden para istiyecek…

March 8, 2003

bir yil boyunca pek çok günün özel bir ismi var, bisileri kutlamak veya hatirlatmak adina. çok gereksiz buluyorum böyle zorlama güzellikleri. koca bir insan güruhu bir anda ayaklaniverip ya da doldurusa gelip… sorsak bir kismina “nedir olay?” diye agzi açilir, bi laf edemeden de tekrar kapanir. zamani bi bütün olarak görüyorum, haftalara günlere özel degerler yüklemenin geri kalan vakti degersiz kildigina inaniyorum. bisi kutlamaya, birilerine bazi seyler belli etmeye niyetiniz varsa bunu hergün yapin…

March 2, 2003

reklamlar olmasa tv’ler olur muydu? ya da reklamsiz tv seçenekleri önümüze geliveremez miydi? 3 kurus fazla para verip zeka kiti reklam görüntülerinin gözüme sokulmasina mani olamaz miydim? hergün her tv karsisina oturusumda o aptal teraneler… hala neden önünde dikiliveriyorum görevmisçesine? sordum hepsini, cevaplar gelebilir.

February 25, 2003

kar yagiyor devamli, yollar buzla kaplaniyor, evin içini hararet basiyor, benim içimi de sonsuz bir sikinti… okullari tatil ediyorlar, bizimki de tatil edildi mi acaba? söylemiyor televizyon… merak da etmiyorum zaten, geçinip gidiyoruz kavgasiz gürültüsüz…

February 18, 2003

televizyonda sik sik görürüz. falanca ülkenin basbakani, filanca ülkenin baskaniyla zart sehrinde görüsme yapmis; tv’lere de görüntüleri aksetmis… klasik bir el sikisma seansi, etrafa gülücükler, nükteler fiskirtma durumlari… bi nevi yakin derece ahbaplik tavirlari!
az buçuk etrafi izlemeye basladigimdan beri politika islerinin, özellikle de dis iliskilerle alakali olanlarinin, dünya üzerindeki en danisikli dövüs meslegi oldugunu düsünürüm. aslinda meslek mi acaba?

February 14, 2003

‘Savas istiyoruz! ‘
En önce vuruldu
Bunu yazan…

b.brecht

February 7, 2003

disarida firtina var. ne zaman lapa lapa kar yagsa ya da rüzgardan gökyüzü uguldayip dursa mutlu oluyorum. belki de mutluluk dogru kelime degil, daha çok içinde bulundugun zamana karsi duyulan hosnutluk diyeyim…

“Her gelen ayni sazi çalacak, her hükümet sadece söyleneni yapacaksa niye seçimle vakit kaybediyoruz ki?
Ekonomide hazir reçeteler uygulanacaksa,
Güvenlikte tabulara dokunulmayacaksa,
Diplomaside dayatilan çizgi asilamayacaksa,
Savasa ilk imzayý “Savasa hayir” diyenler koyacaksa,
Kibris’ta çözüm vaat edenler çözüme mani olacaksa,
Anayasa ancak “milletlerarasi hukukun mesru saydigi hallerde” savas ilanina cevaz verirken Meclis, ülkeyi, mesru dayanagi bulunmayan bir savasa sokacaksa,
Bunca parlamenter, kendi tabaninin sesini hiçe sayarak o savas lehine parmak kaldiracaksa,
Seçime, Meclis’e, bunca partiye ne hacet.
Bize bir “teknisyenler hükümeti” yeter.”
c.dündar

January 20, 2003

patlicani tek basina hiç sevmesem de, nedense degisik formatlara büründügünde kendimi kaptiriveriyorum… heralde zihnimde onun baska sey olduguna kosullaniyorum, halbuki tat ayni. neyse alinazik’i ilerki bi zamanda bir daha denemek lazim.

January 18, 2003

bazen ortaokul ya da ilkokul zamanlarima dönebilme ihtimalinin bulunmasinin ne kadar da güzel olabilecegini düsünüyorum… daha mi rahattim eskiden, kafama öyle birsürü sey takarmiydim acaba tam hatirlayamiyorum; biraz silindi eski zamanlar hafizamdan. ama yine de azicik da olsa zamana dayanabilmis anilar, o günlere dönme istegimi azdiriyor. bunaldim sanirim bu zamandan, ya da yasadigim ani algilayisimdan…

January 9, 2003

insanlarin sözlerinin saka mi yoksa gerçek mi oldugunu çogu zaman kavrayamiyorum. sonra kendi kendimi yiyip duruyorum…

January 7, 2003

bir anda herseyden vazgeçip sifirdan baslasam diye geçiriyorum içimden… hazir hayatimin kilometreleri fazla ilerlememisken, geriye dönüp dogru olanda karar kilabilme sansi varken… bunlarin hepsi varken cesaret nerede?

December 29, 2002

yilbasina 2 gün kaldi, tv’ler reklamlarini yapmaya basladi… kim nerede, hangi eglence kaçirilmamali vs. mühim mesele anlasilan. yalniz bu programlarda enteresan olan, çogunun banttan yayinlanacak olmasi. aslinda kutluyor olacaklar, tepinip duracaklar o saat ama kurgu icabi. inandirici olur mu bilemiyorum, seyre dalanlara kalmis… kutlar gibi ama olmus bitmis, sevinir gibi ama geçmis gitmis olacak. olanlar zavalli hindilere…

December 21, 2002

kitap fuarina gittim bugün. kalabalik, karmasa, tabii binlerce de kitap… dari ambarina düsmüs tavuk gibi hissettim kendimi. daha evvelden liste hazirlamistim, gidince sapitmayayim diye. tabii her zaman basima geldigi gibi liste kagit üzerinde kaldi… alakali alakasiz sayfalari toparladik torbalarin içine. okuyacagiz bakalim, en yakin kitap fuarina daha 1 yil var.

November 23, 2002

sinavlar bitti, ben de bittim. yagmurlar da yagmaya basladi… yakinda soguklar da bastirir. minibuslerin camlari bugulanmaya baslar, hararet basar… kis yaklasir, biz de bahari gözler dururuz… günesin kendini gösterdigi kisa zamanciklarda sokaklara birakiriz kendimizi. her zamanki olagan kis manzaralari, hayatin devridaimi…

November 10, 2002

sinavlar yaklasti. içimde kötü bi his var, yazacak da bisi yok…

November 5, 2002

yeni gelecek hükümetten ilk icraat olarak, kamu yararini gözeterekten semsiye kullanimini yasaklamasini beklerim. kisin bastirmasi, yagmurlarin artmasi dolayisiyla biricik pek de iyi göremeyen gözlerimi kaybetme korkusuyla yasiyorum. insanlardan semsiyeler toplanmali, yerlerine bere, yagmurluk vs… dagitilmali. adam yoksa gönüllü yardimci olmaya hazirim.

November 3, 2002

bugün gidip oyumu kullandim, sonra parmagimi mor bi boyayla boyadilar. hindistan’dan gelmis diyorlar, bana saçma geldi ya da komik… bi boyayi bile disarilardan getiriyorsak, düsünmek lazim azicik. ayrica pusula/zarf oranini pek dikkat etmemis olsa gerek, sigdirmak biraz çaba gerektirdi.
yalniz sandik gorevlisi olma düsüncemden de vazgeçtim bu arada. tüm gün otur bi kutunun basinda, sonra her gelene anlat detaylari, uykusuz kal vs.. fazla para da alamiyorlardir üstelik. tv’den seyretmek kafi görünüyor, daha içerisine girmeyelim.