June 8, 2005

geçenlerde minibüste bizim sitede oturan beni tanıyan ama benim tanımadığım bi adam oturdu yanıma. laf lafı açtı (aslında lafı açan da kapayan da oydu), aile fertlerinin her birinden nerelerde okuduklarından falan bahsetti. tabii tüm bu konuşma esnasında ben daha çok boş gözlerle dinleyen duvar misali… neyse, işte üniversiteyi yeni kazanan bi kızı varmış boğaziçi’ni çok istemelerine rağmen olmamış da marmara’ya gitmiş netice olarak. tam bu noktada monolog enteresan bi ayrıntıyla şenlendi. bahsi geçen eleman;

haberin var mı, tv’de izledim, boğaziçi’nde “gizli” bir ermeni toplantısı düzenlemeye çalışmışlar da millet engel olmuş. işte o haberi gördükten sonra şöyle derin bir ohh çektim; iyi ki kızım o okula gitmemiş dedim içimden. bi de bilir misin marmara’nın göztepe kampüs girişinde yanar dönerli bi türk bayrağı var. kızımı her okula bırakışımda o bayrağı görünce içim bir kabarıyor ki sorma…

şeklinde fikir beyan etti. hafiften dumur oldum tabi… ama işte canım sıkkın şu sıralar aşırı derecede, bi de tanımadığım biriyle de alakasız bi geyik çevirmek istemedim. işin ilginci bu şahsın emekli olmadan önce banka’da büyük olasılıkla müdür mevkiinde yer alması. memleketin bakanı da müdürü de bir garip.

May 17, 2005

istanbul’da trafik kadar iğrenç bir şey var mıdır diye düşünüyorum da, sanırım hiçbirşey bu payeye mazhar olamaz; hatta yaklaşamaz bile. yaz kış ayrı dertleri var. saatler boş yere etrafındakilere abanarak geçer. istanbul ulaşımının tek vahası ise vapurlar… romantik takılıp martı-simit ikilisine değinmeyeyim. ama şehrin kaosundan sıyrılıp da şöyle 15-20 dakika denizin, güneşin ya da yağmurun tadını çıkarmak varken yakın gelecekte ido’nun ucube deniz otobüslerine mahkum kalacağımı düşündükçe üzülüyorum. neymiş efendim, bundan sonra kadıköy-eminönü 10 dakika olacakmış. 20 dakikada gitmekte ne vardıki? bu kadar acele, bu kadar zamana karşı yarışacak neyimiz var? herşeyin hızla, süreyle ve parayla ölçülmeye başlandığı zamanlar artık.

May 15, 2005

LES enteresan bir imtihan; öss gibi ama aslında epeyi farklı. sanırım eğlenceli olarak tanımlamak daha doğru. tabii bu hissin oluşumunda sınava girerken stresten arınmış olmanın da payı var. sayısal kısmındaki sorular herhangi bir gazetenin pazar günkü bulmaca eklerine benziyor. sabah erkenden kalkıp mutfak masasında bulmaca çözmeye başlamış gibi oldum soruları çözerken. bi tek sıcak bi çay ve terlikler eksik. rahatsız ve sallanan sıralar da cabası. ek$i’de yer alan bir benzetme de cuk oturuyor; “sorularını ateş böceği ercan’ın hazirladığı posta gazetesi bulmaca eki”..
daum’un ya da derwall’in maç sonrası demeçlerinden birini okuma parçası yapmışlar misal. havuz ve işçi problemlerini de görünce içim bir anda kıpırdanıverdi, eski bir tanıdığı yıllar sonra görmüşüm gibi. ösym’e bi e-posta atıp her imtihan zamanında sınavın bi kopyasından bana da göndermelerini isteyeceğim… son olarak, çatalhöyük’te insanlar evlerine kapı yapmazlarmış, çatıdan girerlermiş. genel kültür işte.

May 2, 2005

çeşitli ingiltere gazeteleri ingiliz insancıklarına sormuşlar; “sizce nüfusun yüzde kaçı göçmenlerden oluşmaktadır?” deyu… önümdeki şekile göre (tam sayısı yazmıyor zira) gazete okurlarının ortalaması %21 imiş. hatta bu rakam daily star, the sun, daily mirror gibi gazete okurlarına göre %25′e ulaşıyor. evet, halbuki gerçek rakam yine önümdeki şekle göre %6 falan. enteresan. onlar da bizim gibi biraz paranoyaklar anlaşılan… kaynak; the economist.

gelecek sene olur da gidersem ingiltere’ye, böyle sokaklarda avare dolaşan kara saçlı kara gözlü birilerini görmekten pek de hazzetmeyen elemanların yanından teğet geçeceğim anlaşılan. teğet olsa daha iyi, işin kesişme ihtimali de var. halbuki sarışınlara hiç öyle kötü bakmıyoruz!

September 16, 2004

sinemalarda son seanslarda öğrenci indirimi uygulamasının işlemiyor olmasının arkasındaki mantığı hala çözebilmiş değilim; aslını söylemek gerekirse çok da dertlenmedim bu konu üzerinde…
yine de çok seyrek de olsa tercih edilebilecek son seanslarda insanın cebinden normal şartlarda ödenecek meblağdan 3 milyon fazlasının çıkıyor olması da hoş değil. sinema “kompleksi” yönetimleri devletin de desteğini ve teşviğini arkalarına almış olacaklar ki, öğrenci milletini gece geç saatlerde sokaklardan uzak tutma misyonunu yüklenmişler anlaşılan… içlerinden “bu saatte sinemada işiniz ne, gidin uyuyun güzelce” diye geçiriyorlar olsa gerek. -ki aslında bu da çok saçma kendi ekonomik “göstergeleri” açısından. o fiyatları gördükten sonra insanın gideceği varsa da gitmez.
teferruatlı bi durum muhasebesi oldu; içime oturdu sanırım 9 milyon.

August 30, 2004

bu aralara işler hayli kesat; 2 hafta kadar daha dükkan kapalı kalacak

August 17, 2004

newsweek’in iki hafta önceki sayısında ekonomi ve nörolojinin birlikte ele alındığı (nöroekonomi adı veriliyor) güzel bir makale vardı. özetlemek gerekirse; normal şartlar altında insanların içerisinde paranın yer aldığı işlemlerde rasyonel olmaları beklenirken, yapılan araştırmalar ve deneyler neticesinde durumun umulduğumu gibi olmadığı ortaya çıkmış. insanlar karar verme safhasında duyguların ön plana çıktığı anlaşılmış.

aslında tüm bu araştırmalar, üzerinde 4 senedir düşünüdüğüm ve itiraz ettiğim bazı hususlarda beni destekler nitelikle.(hoşuma gittiğini itiraf etmem lazım) iktisat bölümünde heba ettiğim seneler boyunca devamlı “we assume that”‘lerle başlayan sayısız cümle zihnimize boca edildi. yine sayısız denklemler, grafikler, formüller vs. gördük. hepsi insanın rasyonel karar verdiği ve pek çok dış etkenin ihmal edildiği varsayımı ya da önkoşulu üzerine bina edilmişti. içerisinde insanın bulunduğu ve bizzat insanların organize ettiği herhangi bir sistemden duygusal hareketlerin göz ardı edilmesi bizi hangi noktaya kadar taşır? ya sonrası?

ilgili makalenin türkçe özeti için:
paranın da hisleri var

July 28, 2004

arabayı gölgelik bir yere çekip klimayı da açtıktan sonra serinliğin koynuna dalmak istiyorum. normal dönemlerin tatlı tembelliğinin ceremesini hararetli okul yolculuklarıyla ödüyorum bu aralar.

zamanında doğru laf etmişler; “bugünün işini yarına bırakma, özellikle yaz aylarına” diyerekten…

July 14, 2004

mor ve ötesi’nin son cd’sini aldım, oldukça hoşuma gitti. medyada hayli yer almasından dolayı ister istemez isimlerine iyice aşina olmuştum, daha evvel dinleme fırsatım da olmamıştı. müzikle fazla haşır neşir değilim(zaten siteye “müzik” başlığı altında yazdıklarımın sayısından da anlaşılıyor), ama şarkıların müzikal kalitesini ortalamanın üzerinde buldum.

bazı albümlerde şarkıların tarzları, melodiler (sözler dışında) birbirine benzer; yalnız “dünya yalan söylüyor” albümü için bu hisse kapılmadım. parama kıyabilirsem eğer önceki albümlerini de denemek istiyorum.

July 12, 2004

daha evvel yaptigim şile gezisi’nden sonra eksik parçayi ağva’yla tamamladim. bu sefer mevsim yaz olunca denize girme imkanı da buldum. aslında “dalgalarla boğuştum” desem daha doğru olur; hava hayli sıcak olmasına rağmen karadeniz kendi klasiğini sahneledi…

ağva, şile’ye nazaran daha küçük bir yer. ayrıca ulaşım da daha meşakkatli. şile’ye kadar düzeltilen ve genişletilen yol ağva’ya kadar uzatılmamış; bu yüzden dolambaçlı sahil yollarında hem zamanınızı kaybedebilirsiniz hem de mideniz epeyi bulanabilir. beykoz tepelerinden alışık olduğum için beni fazla etkilemedi.

sözün özü; bir kaç gün kalmak için hoş olabilecek ağva, günü birlik gidildiği zaman insanda olumlu izlenimler bırakmayan bir mekan…