July 28, 2004

arabayı gölgelik bir yere çekip klimayı da açtıktan sonra serinliğin koynuna dalmak istiyorum. normal dönemlerin tatlı tembelliğinin ceremesini hararetli okul yolculuklarıyla ödüyorum bu aralar.

zamanında doğru laf etmişler; “bugünün işini yarına bırakma, özellikle yaz aylarına” diyerekten…

July 17, 2004

yaza girince kitap okumak için hayli vaktim oluyor. normal zamanların harala gürelesi içinde fırsat bulup da okuyamadıklarımı aradan çıkarıveriyorum şu sıralar.
satın alalı neredeyse 1 yıl olmasında rağmen bi türlü başlayamadığım “modern çağda savaş sanatı 1815-2000″, daha evvel (yaklaşık bir sene önce) okuduğum “top, tüfek ve süngü”nün devamı. ilk kitap gibi bu da yüzyıllar içerisinde teknolojinin gelişmesiyle beraber artan silah niteliğini ve bu silahların savaş stratejileri üzerindeki etkilerini konu alıyor. en çok ilgimi çeken kısımlar; 1. ve 2. dünya savaşlarıyla bosna savaşı’nın analiz edildiği bölümler.

şu an baktığımızda gayet normal gibi görünen taktiklerin ve davranışların zaman içerisindeki evriminin ayrıntılarını öğrenmek ilgi çekici. bilhassa teknolojinin günlük hayata girmesindeki ve etkin bir rol oynamaya başlamasındaki en önemli sebeplerinden birinin savaşlar olması düşündürücü.

insan ister istemez “insanlık tarihi bu kadar yoğun bir savaş geçmişine sahip olmasaydı, günümüz teknoloji ve refah seviyesine ne kadar yaklaşabilirdik acaba?” diye sormadan edemiyor.

July 14, 2004

mor ve ötesi’nin son cd’sini aldım, oldukça hoşuma gitti. medyada hayli yer almasından dolayı ister istemez isimlerine iyice aşina olmuştum, daha evvel dinleme fırsatım da olmamıştı. müzikle fazla haşır neşir değilim(zaten siteye “müzik” başlığı altında yazdıklarımın sayısından da anlaşılıyor), ama şarkıların müzikal kalitesini ortalamanın üzerinde buldum.

bazı albümlerde şarkıların tarzları, melodiler (sözler dışında) birbirine benzer; yalnız “dünya yalan söylüyor” albümü için bu hisse kapılmadım. parama kıyabilirsem eğer önceki albümlerini de denemek istiyorum.

July 12, 2004

daha evvel yaptigim şile gezisi’nden sonra eksik parçayi ağva’yla tamamladim. bu sefer mevsim yaz olunca denize girme imkanı da buldum. aslında “dalgalarla boğuştum” desem daha doğru olur; hava hayli sıcak olmasına rağmen karadeniz kendi klasiğini sahneledi…

ağva, şile’ye nazaran daha küçük bir yer. ayrıca ulaşım da daha meşakkatli. şile’ye kadar düzeltilen ve genişletilen yol ağva’ya kadar uzatılmamış; bu yüzden dolambaçlı sahil yollarında hem zamanınızı kaybedebilirsiniz hem de mideniz epeyi bulanabilir. beykoz tepelerinden alışık olduğum için beni fazla etkilemedi.

sözün özü; bir kaç gün kalmak için hoş olabilecek ağva, günü birlik gidildiği zaman insanda olumlu izlenimler bırakmayan bir mekan…

July 8, 2004

insanin kendi memleketinde bile doya doya dolasabilmesi için herbiryere para bayilmasi lazim anlasilan… yazin sicaginda kültürel-tarihi bir aktiviteye girip dolmabahçe sarayi’ni dolastim. pöfür pöfür esen rüzgar esliginde sarayin bahçesi sicaklara deva olacak cinsten.

yalniz hani ögrenci olmasak kapidan söyle bi göz atip geri dönmek isten bile degil. “normal” ahali sarayin her kösesini(tüm bölümler ayri ayri “pazarlaniyor” nitekim, saçmalik) gezebilmek için 20 milyon, ha bir de dogal olarak fotograf çekmek isterse üzerine bir de 6 milyon vermek zorunda. leziz!…
sicak yaz günesi altinda soguk bir dus etkisi… devlet baba, sen çok yasa!