June 8, 2005

geçenlerde minibüste bizim sitede oturan beni tanıyan ama benim tanımadığım bi adam oturdu yanıma. laf lafı açtı (aslında lafı açan da kapayan da oydu), aile fertlerinin her birinden nerelerde okuduklarından falan bahsetti. tabii tüm bu konuşma esnasında ben daha çok boş gözlerle dinleyen duvar misali… neyse, işte üniversiteyi yeni kazanan bi kızı varmış boğaziçi’ni çok istemelerine rağmen olmamış da marmara’ya gitmiş netice olarak. tam bu noktada monolog enteresan bi ayrıntıyla şenlendi. bahsi geçen eleman;

haberin var mı, tv’de izledim, boğaziçi’nde “gizli” bir ermeni toplantısı düzenlemeye çalışmışlar da millet engel olmuş. işte o haberi gördükten sonra şöyle derin bir ohh çektim; iyi ki kızım o okula gitmemiş dedim içimden. bi de bilir misin marmara’nın göztepe kampüs girişinde yanar dönerli bi türk bayrağı var. kızımı her okula bırakışımda o bayrağı görünce içim bir kabarıyor ki sorma…

şeklinde fikir beyan etti. hafiften dumur oldum tabi… ama işte canım sıkkın şu sıralar aşırı derecede, bi de tanımadığım biriyle de alakasız bi geyik çevirmek istemedim. işin ilginci bu şahsın emekli olmadan önce banka’da büyük olasılıkla müdür mevkiinde yer alması. memleketin bakanı da müdürü de bir garip.

May 22, 2005

resmi olmasa da pratikte züper futbol ligimiz nihayet neticelendi. 5-10 haftadır ha oldu ha olacak resmi olmasa da pratikte züper futbol ligimiz nihayet neticelendi. 5-10 haftadır ha oldu ha olacak derken fener ancak sondan bir önceki maçta takabildi beline gümüş kemeri. klişe tabirle ezeli ve ebedi hasmı gs’yi yenerek. anlamlı. maçı izlemedim ama. evin yakınlarında nedense hiç bir digitürk sahibi mekan yok, “football free zone” buralar. potansiyel para kazanma mecrası, sermaye birikimi olanlara duyurulur.

neyse, daha evvel light bi fenerliyim demiştim; yeni bir sıfat daha bahşediyorum kendime “hisli”… tamam gs’yi yendik pek sevindik hatta bol bol da havai fişek yolladık gökyüzüne herkes bu çoşkuya şahit olsun diye. yalnız maçın başında ortasında ve sonunda atılan su ve bilimum meşrubat şişelerine ne gerek vardı? gladyatör arenası gibi. topçuların soyunma tünellerine girerkenki hallerine ne demeli? bazıları bunlara ayrıntı dese de, şeytan ayrıntıda gizlidir sözünü de nakşederim akabinde… hislendim bir anda; “içimizdeki ırlandalılık” damarım depreşti.

May 17, 2005

istanbul’da trafik kadar iğrenç bir şey var mıdır diye düşünüyorum da, sanırım hiçbirşey bu payeye mazhar olamaz; hatta yaklaşamaz bile. yaz kış ayrı dertleri var. saatler boş yere etrafındakilere abanarak geçer. istanbul ulaşımının tek vahası ise vapurlar… romantik takılıp martı-simit ikilisine değinmeyeyim. ama şehrin kaosundan sıyrılıp da şöyle 15-20 dakika denizin, güneşin ya da yağmurun tadını çıkarmak varken yakın gelecekte ido’nun ucube deniz otobüslerine mahkum kalacağımı düşündükçe üzülüyorum. neymiş efendim, bundan sonra kadıköy-eminönü 10 dakika olacakmış. 20 dakikada gitmekte ne vardıki? bu kadar acele, bu kadar zamana karşı yarışacak neyimiz var? herşeyin hızla, süreyle ve parayla ölçülmeye başlandığı zamanlar artık.

May 15, 2005

LES enteresan bir imtihan; öss gibi ama aslında epeyi farklı. sanırım eğlenceli olarak tanımlamak daha doğru. tabii bu hissin oluşumunda sınava girerken stresten arınmış olmanın da payı var. sayısal kısmındaki sorular herhangi bir gazetenin pazar günkü bulmaca eklerine benziyor. sabah erkenden kalkıp mutfak masasında bulmaca çözmeye başlamış gibi oldum soruları çözerken. bi tek sıcak bi çay ve terlikler eksik. rahatsız ve sallanan sıralar da cabası. ek$i’de yer alan bir benzetme de cuk oturuyor; “sorularını ateş böceği ercan’ın hazirladığı posta gazetesi bulmaca eki”..
daum’un ya da derwall’in maç sonrası demeçlerinden birini okuma parçası yapmışlar misal. havuz ve işçi problemlerini de görünce içim bir anda kıpırdanıverdi, eski bir tanıdığı yıllar sonra görmüşüm gibi. ösym’e bi e-posta atıp her imtihan zamanında sınavın bi kopyasından bana da göndermelerini isteyeceğim… son olarak, çatalhöyük’te insanlar evlerine kapı yapmazlarmış, çatıdan girerlermiş. genel kültür işte.

May 14, 2005

giderek daha fazla “light” bir fenerli oluyorum. ya da pek muteber bi tabir olan salt futbolseverliğe doğru ilerliyorum. taraftarlık hissiyatım son yıllarda hayli zayıfladı, aslında çok da kuvvetli değildi ya. mazide bir de takım değiştirme durumunun olduğunu düşünürsek. kimilerine göre kara bir leke, oysaki yanlış sapılmış yoldan dönüş diye de izah edilebilir pekala. (iyimserliğin beli kırılsın) galatasaray’dan yenen 5 gol nedense çok can sıkmadı, olasılıkla güzel bi oyun oynandığı ve sahada bol gol görülebildiği için. defans evlere şenlik olsa da hücumdur futbolu güzel yapan… tüm bu sebepler yüzünden keşke psv çıksaydı diyorum finale, katanaçyonun kralı milan’ın yerine.

May 2, 2005

çeşitli ingiltere gazeteleri ingiliz insancıklarına sormuşlar; “sizce nüfusun yüzde kaçı göçmenlerden oluşmaktadır?” deyu… önümdeki şekile göre (tam sayısı yazmıyor zira) gazete okurlarının ortalaması %21 imiş. hatta bu rakam daily star, the sun, daily mirror gibi gazete okurlarına göre %25′e ulaşıyor. evet, halbuki gerçek rakam yine önümdeki şekle göre %6 falan. enteresan. onlar da bizim gibi biraz paranoyaklar anlaşılan… kaynak; the economist.

gelecek sene olur da gidersem ingiltere’ye, böyle sokaklarda avare dolaşan kara saçlı kara gözlü birilerini görmekten pek de hazzetmeyen elemanların yanından teğet geçeceğim anlaşılan. teğet olsa daha iyi, işin kesişme ihtimali de var. halbuki sarışınlara hiç öyle kötü bakmıyoruz!

April 21, 2005

bildiğiniz en önemli deniz kazası nedir diye sorsalar büyük olasılıkla cevabınız titanic olur, ya da bilemedin lusitania… amerika’nın pek çok olayı dünya genelinde bilinir kılma ve dramatikleştirme yetisi malum. neyse, aslında bilinen en büyük deniz faciası wilhelm gustloff adlı alman gemisinin 1945 yılında baltık denizinde dibi boylaması. hayli önemli bir kısmı kadınlar ve çocuklardan oluşan üzere 7000 ila 10000 arasında kişinin öldüğü tahmin ediliyor. olayın ayrıntıları wilhemgustloff.com adresinde bulunabilir.

günter grass’ın en son romanı yengeç yürüyüşü de bu deniz faciasıyla ilgili. yarı kurgusal yarı tarih bilgisi içerin bir kitap. geminin batışından kurtulan bir kadının aynı gece doğurduğu çocuğunun ağzından anlatılıyor olaylar. grass, alman halkının aradan geçen 60 yıla rağmen bu önemli facia üzerine neden düşünmediği ve hatta görmemezlikten geldiği hakkında fikir yürütüyor. batan gemide pek çok yaralı nazi askerinin de yer alması, bu nedenlerden biri. naziler yüzünden oluşan mahcubiyet nedeniyle de faciayı dillendirmekten ve anmaktan kaçınıyorlar.

yeri gelmişken diğer mühim deniz facialarını da analım. hepsi 2. dünya savaşının sonlarına doğru doğu prusya’dan kaçan almanları taşıyan gemilerdi. goya, steuben, cap arcona.

April 18, 2005

istanbul film festivali’nin 24.sü de nihayete erdi. kafası kesilmiş tavuklar gibi sağa sola her bulduğumu filme gitmedim, ya da gidemedim diyeyim. işin ekonomi politiği var zira… az biraz göz kararı, hafif tavsiyeler neticesinde 5 tane film izledim neticede. bu sefer bariz bir kuzey amerika-almanya düeti sahne aldı, geçen seneye kıyasla. sırayla yazalım bir şeyler, daha sonra görmek isteyenlere de fikir verebilir.

en beğendiğim robert leparge’nin yazdığı, yönettiği ve iki kardeşi oynadığı far side of the moon(la face cachée de la lune). sahne geçişleriyle ve müzikleriyle seyre değer. ayrıca uzay tutkusu olanlara ve tarihinde kardeş çekişmesi barındıranlara birebir.

scrubs dizisinde de pek başarılı oynayan zach braff’ın ilk yönetmenlik deneyimi garden state var bir de. şimdiye kadar vizyonda gösterilebilirdi aslında. amerika’da yazın oynamış zira. filmi izlenebilir kılan unsurların en başında natalie portman geliyor, ve tabi harika müzikler. bir an evvel soundtrack araştırmalarına başlamalı…

kataloğu karıştırırken festivalde gösterileceğini öğrenmek ten hayli mutlu olduğum filmlerden biri de, hannes stöhr’ün one day in europe filmi… arkaplanında deportivo-galatasaray şampiyonlar ligi finali barındıran; avrupalıların her ne kadar birlik ya da imparatorluk yolunda ilerliyor olsalar da aslında en temel düzeyde yani insanı iletişim hususunda daha emeklemekte oldukları fikri üzerine bina edilmiş hoş bir film. moskova, istanbul ve compostela bölümleri hayli eğlenceli, lakin son berlin kısmı biraz baştan savma olmuş. maçın skoruna gelince penaltılar hala atılmaktaydı.

bir diğer alman filmi de napola. nazi politik akademileriyle ilgili… ne yazıkki klasik bir yatılı öğrenci filminden pek öteye gidemiyor. yanı sıra klişe holivud sahneleri de bol. fakat sırf 2 genç oyuncunun performansı için seyretmeyi hak ediyor. ama sinemaya gidip o kadar para vermeden…

son olarak ayrı paragraf açmak lazım, roman polanski’nin chinatown‘ına… şimdiye kadar seyretmemiştim ve hatta duymamıştımda. eh yuhalanmak lazımsa yuhalayınız efendim. bilmemek değil öğrenmemek ayıptır zira. neyse, anlatmaya gerek yok, jack nicholson’ı görmek için bi yerlerden tedarik ediverin. yalnız altyazısı düzgün olsun, festivaldeki gibi tercüme facialarına maruz kalmayın…

September 16, 2004

sinemalarda son seanslarda öğrenci indirimi uygulamasının işlemiyor olmasının arkasındaki mantığı hala çözebilmiş değilim; aslını söylemek gerekirse çok da dertlenmedim bu konu üzerinde…
yine de çok seyrek de olsa tercih edilebilecek son seanslarda insanın cebinden normal şartlarda ödenecek meblağdan 3 milyon fazlasının çıkıyor olması da hoş değil. sinema “kompleksi” yönetimleri devletin de desteğini ve teşviğini arkalarına almış olacaklar ki, öğrenci milletini gece geç saatlerde sokaklardan uzak tutma misyonunu yüklenmişler anlaşılan… içlerinden “bu saatte sinemada işiniz ne, gidin uyuyun güzelce” diye geçiriyorlar olsa gerek. -ki aslında bu da çok saçma kendi ekonomik “göstergeleri” açısından. o fiyatları gördükten sonra insanın gideceği varsa da gitmez.
teferruatlı bi durum muhasebesi oldu; içime oturdu sanırım 9 milyon.

August 30, 2004

bu aralara işler hayli kesat; 2 hafta kadar daha dükkan kapalı kalacak

August 17, 2004

newsweek’in iki hafta önceki sayısında ekonomi ve nörolojinin birlikte ele alındığı (nöroekonomi adı veriliyor) güzel bir makale vardı. özetlemek gerekirse; normal şartlar altında insanların içerisinde paranın yer aldığı işlemlerde rasyonel olmaları beklenirken, yapılan araştırmalar ve deneyler neticesinde durumun umulduğumu gibi olmadığı ortaya çıkmış. insanlar karar verme safhasında duyguların ön plana çıktığı anlaşılmış.

aslında tüm bu araştırmalar, üzerinde 4 senedir düşünüdüğüm ve itiraz ettiğim bazı hususlarda beni destekler nitelikle.(hoşuma gittiğini itiraf etmem lazım) iktisat bölümünde heba ettiğim seneler boyunca devamlı “we assume that”‘lerle başlayan sayısız cümle zihnimize boca edildi. yine sayısız denklemler, grafikler, formüller vs. gördük. hepsi insanın rasyonel karar verdiği ve pek çok dış etkenin ihmal edildiği varsayımı ya da önkoşulu üzerine bina edilmişti. içerisinde insanın bulunduğu ve bizzat insanların organize ettiği herhangi bir sistemden duygusal hareketlerin göz ardı edilmesi bizi hangi noktaya kadar taşır? ya sonrası?

ilgili makalenin türkçe özeti için:
paranın da hisleri var

August 10, 2004

şu sıralar “kamusal alan” terimi etrafında epeyi bir curcuna koparıldı; bu alan tam olarak nereleri kapsar, eğer böyle bir alandan söz edilecek ise buraya kimler dahil olabilir, olamaz vs… hatta yök başkanı teziç, polisin kimlik kontrölü yapabileceği her yerin “kamusal alan” olacağı şeklinde beyanat bile vermiş.

hafiften dozajı kaçırmış sanki; çoğu polisin davranış kalıplarını göz önüne getirince bu tanım çerçevesinde kendi evim bile kamusal alan olabilir pekala.

“kamusal alan” tanımı bu şekilde sündürülmeye devam ederse yakın zamanda resmi plakalı arabalara binerken bile belli şekil şartlarına uymak gerekecek. haliyle biraz abartı oldu ama insan bu memlekette yaşadığı sürece abes pek çok şeyin gerçekleştiğini görebilir.

August 4, 2004

malum “fahrenheit 9/11″ m.moore’un son belgeseli; her zamanki gibi yapımın asıl hedefi, bush ve şurekasının amerika’nın ve dünyanın başına musallat ettiği ırak’ı “özgürleştirme” operasyonu…

belgeselin ilk yarısında moore’un son çıkan kitabı “ahbap memleketim nerede?”de de detaylı olarak ele alınan bin ladin ve bush ailesi arasındaki ta 70lere kadar uzanan ilişkiler ağı ön planda. bu açıdan ilk yarı kitabın görüntülü versiyonundan öteye geçememiş.
ikinci yarıda ise amerikan askerlerinin ırak’ta başlarından geçenleri “iliştirilmiş kameramanlar” sayesinde izliyoruz. garibim saf ve yoksul amerikan askerleri ıraklıların ne diye kendilerine saldırdıklarını anlamadıklarını, oysa kendilerinin onlara özgürlük ve demokrasi getirdiklerini safiyane bi şekilde anlatıyorlar.

belgeselin bilhassa ikinci yarısında görülen yaralı ve zaman zaman ölü asker ve ıraklı sivil görüntüleri, bir amerikalının da dediği gibi “savaşın” bir bilgisayar oyunu ya da hollywood aksiyon film seti olmadığını zihinlerimize nakşediyor.

July 28, 2004

arabayı gölgelik bir yere çekip klimayı da açtıktan sonra serinliğin koynuna dalmak istiyorum. normal dönemlerin tatlı tembelliğinin ceremesini hararetli okul yolculuklarıyla ödüyorum bu aralar.

zamanında doğru laf etmişler; “bugünün işini yarına bırakma, özellikle yaz aylarına” diyerekten…

July 17, 2004

yaza girince kitap okumak için hayli vaktim oluyor. normal zamanların harala gürelesi içinde fırsat bulup da okuyamadıklarımı aradan çıkarıveriyorum şu sıralar.
satın alalı neredeyse 1 yıl olmasında rağmen bi türlü başlayamadığım “modern çağda savaş sanatı 1815-2000″, daha evvel (yaklaşık bir sene önce) okuduğum “top, tüfek ve süngü”nün devamı. ilk kitap gibi bu da yüzyıllar içerisinde teknolojinin gelişmesiyle beraber artan silah niteliğini ve bu silahların savaş stratejileri üzerindeki etkilerini konu alıyor. en çok ilgimi çeken kısımlar; 1. ve 2. dünya savaşlarıyla bosna savaşı’nın analiz edildiği bölümler.

şu an baktığımızda gayet normal gibi görünen taktiklerin ve davranışların zaman içerisindeki evriminin ayrıntılarını öğrenmek ilgi çekici. bilhassa teknolojinin günlük hayata girmesindeki ve etkin bir rol oynamaya başlamasındaki en önemli sebeplerinden birinin savaşlar olması düşündürücü.

insan ister istemez “insanlık tarihi bu kadar yoğun bir savaş geçmişine sahip olmasaydı, günümüz teknoloji ve refah seviyesine ne kadar yaklaşabilirdik acaba?” diye sormadan edemiyor.

July 14, 2004

mor ve ötesi’nin son cd’sini aldım, oldukça hoşuma gitti. medyada hayli yer almasından dolayı ister istemez isimlerine iyice aşina olmuştum, daha evvel dinleme fırsatım da olmamıştı. müzikle fazla haşır neşir değilim(zaten siteye “müzik” başlığı altında yazdıklarımın sayısından da anlaşılıyor), ama şarkıların müzikal kalitesini ortalamanın üzerinde buldum.

bazı albümlerde şarkıların tarzları, melodiler (sözler dışında) birbirine benzer; yalnız “dünya yalan söylüyor” albümü için bu hisse kapılmadım. parama kıyabilirsem eğer önceki albümlerini de denemek istiyorum.

July 12, 2004

daha evvel yaptigim şile gezisi’nden sonra eksik parçayi ağva’yla tamamladim. bu sefer mevsim yaz olunca denize girme imkanı da buldum. aslında “dalgalarla boğuştum” desem daha doğru olur; hava hayli sıcak olmasına rağmen karadeniz kendi klasiğini sahneledi…

ağva, şile’ye nazaran daha küçük bir yer. ayrıca ulaşım da daha meşakkatli. şile’ye kadar düzeltilen ve genişletilen yol ağva’ya kadar uzatılmamış; bu yüzden dolambaçlı sahil yollarında hem zamanınızı kaybedebilirsiniz hem de mideniz epeyi bulanabilir. beykoz tepelerinden alışık olduğum için beni fazla etkilemedi.

sözün özü; bir kaç gün kalmak için hoş olabilecek ağva, günü birlik gidildiği zaman insanda olumlu izlenimler bırakmayan bir mekan…

July 8, 2004

insanin kendi memleketinde bile doya doya dolasabilmesi için herbiryere para bayilmasi lazim anlasilan… yazin sicaginda kültürel-tarihi bir aktiviteye girip dolmabahçe sarayi’ni dolastim. pöfür pöfür esen rüzgar esliginde sarayin bahçesi sicaklara deva olacak cinsten.

yalniz hani ögrenci olmasak kapidan söyle bi göz atip geri dönmek isten bile degil. “normal” ahali sarayin her kösesini(tüm bölümler ayri ayri “pazarlaniyor” nitekim, saçmalik) gezebilmek için 20 milyon, ha bir de dogal olarak fotograf çekmek isterse üzerine bir de 6 milyon vermek zorunda. leziz!…
sicak yaz günesi altinda soguk bir dus etkisi… devlet baba, sen çok yasa!

June 22, 2004

“ajax: hollandalilar ve savaş” simon kuper’in son kitabi. kendisini türkiye’de de hayli popüler olan “futbol asla sadece futbol degildir”den hatirliyoruz. daha evvel burada tanitimini yapmistim.
kuper’in son kitabi her ne kadar okumaya baslamadan evvel sadece ajax ve hollandalilar hakkindaymis izlenimini uyandirsa da isin asli öyle degil. kitapta on küsür bölüm var ve bunlarin ancak üçte biri ajax hakkinda(daha fazlasini arzu ederdim). diger bölümlerde bilhassa 2.dünya savasi sirasinda almanya ve ingiltere’deki futbol seyri konusunda hayli enteresan bilgiler var. pek çok sehirde(bombardiman tehlikelerinde dahi) insanlar stadlara dolusarak maçlari seyretmeye devam etmisler.

kitabin asil yazilma amaci yahudiler. kuper de bir yahudi… çesitli hollanda kluplerinin(ajax ve sparta rotterdam var kitapta) yahudi üyeleriyle savas öncesinde, sirasinda ve sonrasinda iliskilerini ve özellikle soykirim safhasinda daha genel olarak hollandalilarin tutumunu irdeliyor.

kitaptaki en ilginç anektod, ingilizlerin savastan çok kisa bir süre önce nazi almanyasi milli takimiyla berlin’de yapacagi müsabaka öncesi seramonide tüm tribünlere nazi selami vermesi… zaten kitabin kapagindaki resim de simon kuper’in tabiriyle o “rezil” ani gözler önüne seriyor.

June 10, 2004

nato toplantisinin neden bu kadar büyütüldügünü anlayamiyorum. bir kaç haftadir devlet erkani bir güvenlik “paranoyasi” içine girmis, uçani kaçani kontrol etmeye çalisiyorlar.
bugün haberlerde duyduguma göre, zirve sirasinda 2 gün boyunca bogaz da gemi trafigine kapali olacakmis. ayrica “nato vadisi” diye tabir edilen alanin havasi sahasi da… olayi bu kadar abartacaklarini sanmiyordum, iyice amerikanvari davranmaya basladilar.
“kraldan fazla kralci” bir davranis; dünyaya sanki sahiden devamli teröristlerin tehditi altinda yasiyormusuz, yasiyorlarmis algisi asilamaya çalisiyorlar. bu sayede “savasçi” politikalarina psikolojik destek saglamaya çalisiyorlar anlasilan.

June 1, 2004

“zevkler ve renkler tartisilmaz” lafini zamaninda kim literatürümüze kazandirmissa halt etmissin diyorum buradan kendisine… pekala tartisilir, hatta tartisilmalidir.
“herkes yapmak istedigi seylerde özgürdür.” lafi iyi güzel de; misal sinemanin lobisi mi derler artik neyse o ortalik mekanda beklerken “princess&me” adli “pembe” filme giden kisi sayisinin “21 grams”a gidenlerden fazla oldugunu görmek bünyeye agir geliyor. böyle böyle insanlar popstarlarin, evlenme programlarinin manyagi olmaya basliyorlar; zevkten dört köse…

May 26, 2004

michael moore’u popüler kilan en önemli özellik, diger pek çok muhalif kisilikten farkli olarak elestirelerini sert ve belli kaliplar içinde degil de daha çok mizahi ön plana çikararak yapmasi… bilhassa bush ve sürekasi hakkinda yazilari okunmaya deger. moore’un yeni kitabı “ahbap memleketim nerede?” ise yakin zamanda kitapçilarda yerini aldi; oldukça eglendirici ve amerika hakkinda enteresan tespitlerle dolu.
çevirmenin kitabin baslangicinda yazdigi önsözde belirttigi gibi(tabi moore’un tarzinda, biraz abarti li olsa da); “bu kitabi okuyan ve amerikali olmayan bir insan, eger amerika’ya gitme niyeti varsa derhal niyetinden vageçecek.” ilgilenenlere duyurulur :)

bu arada umarim moore’un bowling for columbine’dan sonra çektigi ve cannes’da en iyi film ödülünü de alan belgeseli “fahrenheit 9/11″i izleme sansi bulabiliriz, dagitimcilar ilgilenirlerse tabi…

May 21, 2004

uzun zamandir merakla bekledigim troy’u dün izledim. daha iyi bir çikacagini umuyordum. en azindan “gladyatör” tadini birakmadi… maddeler halinde açiklarsam;

1)oyunculuga lafim yok; hepsi gayet basariliydi. tabii aralarinda en iyileri hektor’daki eric bana’ydi.
2)bu tarz filmlerde mühim bilesenlerden biri de müziktir. epik ya da duygusal sahnelerde seçilecek müzik filmin begeni düzeyini oldukça etkiler. ne yazik ki troy bu konuda basarili degildi. örnegin hektor’un ya da achilles’in ölüm sahnelerinde çok daha etkili parçalar seçilebilirdi. yine bahsetmeden olmaz; gladyatör’de maximus’un kolezyumda öldügü sahneyi etkileyici ve unutulmaz kılan sahane müzigiydi.
3)filmin konusunun ve çogu ayrintisinin “ilyada” destani nedeniyle biliniyor olusu da heyecan dozajini düsürdü ister istemez.
4)savas sahneleri bekledigimden etkisiz çikti; belki de yüzüklerin efendisi’nin çitayi hayli yukarilara çikarmis olmasindandir. ama yine de özellikle achilles’in oynadigi dövüs sahnelerinde kareografi güzeldi. bilhasa hizlica kosup ziplayarak kiliç sallama hareketi…
5)belki fazla ayrinti olacak ama, ordular asiri derecede büyük gösterilmisti. bilgisayar efektini biraz abartmislar. o zamanlarda yapilan bir savasin bu derece kalabalik olacagini hiç sanmiyorum.

May 16, 2004

bugün radikal’te haluk sahin’in enteresan bir yazisi vardi, troyalilar ve türkler hususunda… tarihin çesitli zaman kesitlerinden alinmis, türklerle troyalilar arasindaki iliskiye isik tutan ilginç anektodlar bulunuyor. örnegin; fatih sultan mehmed’in papa 2.pius’a yazdigi mektupta yer alan “italyanlarla ayni kökten oldugumuz ve onlar gibi hektor’un öcünü almak hakkimiz olduğu halde, italyanlarin bize düsmanca davranmalarina ve rumlari korumalarina sasiyorum.” ifadesi gibi.
vizyona yeni giren film sayesinde truva yerine “troya” demenin türkçe için daha uygun oldugunu da ögrendim; “truva” kelimesi fransizca okunusmus.

May 13, 2004

dün aksam kanallar arasinda dolasirken eurovision’un son kismina rastladim. seyredecek baska birsey de olmayinca izledim, milletin büyüttügü kadar var mi diye de incelemek adina… genel anlamiyla diger eurovision yarismalarinda oldugu gibi çogu sarki berbat ve geçmisin kopyasiydi. özellikle “kardes” ülke bosna-hersek’in performansi(!) akillara ziyandi. zaten elemeleri geçip finale kalabilmesi de yarismanin kalitesinin ve ciddiyetinin bir göstergesiydi. izlediklerim içinde sirbistan’in sarkisi iyi sayilirdi, bilhassa giris kismi basariliydi.
pop sarkilardan insana gina gelmeye basladigi bu tarz yarismalardan tek beklentim, yarisan ülkelerin yerel tarzlarinda(kendine has enstrümanlariyla) parçalara yer vermesi. fakat bunu uygulayan ülke sayisi pek az, sonuç olarak eurovision da müziksel anlamda bir deger ihtiva etmiyor; daha çok “show-biz” olayi…

May 5, 2004

amerikan ve ingiliz askerlerinin irakli esirlere uygulamis olduklari kötü muamele ve iskenceyi gözler önüne seren resimlerden sonra güzel memleketimin güzel medyasi galeyana geliverdi hiç düsünmeden, insanlik söylemleri tutturuverdi kendini sorgulamadan… elin gavuruna bu kadar tepki verebilirken, kendi insanlarina yapilan iskencelere neden bu kadar duyarsizlar acaba?
neredeyse hergün gazetelerde ya da tv’lerde ufak haberler seklinde yer bulan (yüzlercesinden de habersiz birakiliyoruz dogal olarak) iddialar ne durumda? insan önce kendi çöplügüne bakar, temizler.

April 30, 2004

cnn türk’te “basin tribünü” programini rastgeldikçe izliyorum, özellikle yigiter ulug ve mehmet demirkol’un tespitleri güzel. yalniz masadaki üçüncü sahis ismet berkan’in kendine nasil orada yer bulabildigini merak ediyorum. “öggg, eeee, himmm” diyip duruyor noktalama isaretlerinin yerine… radikal’in genel yayin yönetmeni olmanin verdigi forsla kenara sigismis olsa gerek.

April 25, 2004

imtihanlardan sonra yapilacak en güzel sey bol bol film izlemektir sanirim. istanbul film festivali de bu araya iyi denk geldi, 4 tane film izlemeye firsat bulabildim. biraz rastgele seçilmis olsalar da herbirinin kendine göre güzel taraflari vardi, hatta içlerinden biri jüri özel ödülünü de kazandi.
dördünü begenilme sirasina sokaraktan yazayim;

-profesyonel(profesionalac). jüri özel ödülüne layik görüldü. yerinde bi karar…
-dönüs(vozvrashcheniye). oyunculuk konusunda içlerinde en basarili olaniydi.
-ilkbahar, yaz, sonbahar, kis… ve ilkbahar. güzel bir güney kore filmiydi. doga görüntüleri ve filmin dingin yapisi etkileyiciydi.
-bugün ve yarin(hoy y mañana). hikayr hosuma gitmedi, konu pek ilgi çekici degildi. para bosa gitti diyebilirim…

insan bari festivallerde bilet fiyatlarini biraz makul seviyelere çeker; o kadar sponsor varken…

April 18, 2004

ben maçlara gitme konusa ilgi göstermeye baslamadan evvel fener nasil oynuyordu bilemiyorum ama izledigim son üç maçta hayli berbat bi oyun sergiliyor. bugünkü samsun maçi misal… simdi isin içinden “stres altindaydik” gibi beyanatlarla kurtulmaya çalisacaklar ama sanki durum o kadar da basit görünmüyor. gol kaçirmalar ya da basit pas hatalari strese baglanabilir pekala, yalniz mücadele etmemenin sebebi de mi üzerlerindeki baski acaba?

maçlari izlemek de oynamak kadar yorucu olsa gerek. 4-5 saat sirf ayakta durmak ve neticesinde kös kös eve yollanmak pek matah birsey degil çünkü.

April 12, 2004

baharin geldigini, yazin yaklasmak üzere oldugunu hatirlatan seylerden biri vizeler ise, digeri de meydanlari istila etmeye baslayan yasli amcalar olsa gerek… bilimum meydanda (en çok kullandiklarim üsküdar ve taksim) gün boyunca rahat rahat oturup, geyik yapmak… asil merak ettigim, söz gelimi taksim meydanina o kadar yasli amcanin nasil ulastigi. mesela sabahtan kalkip “hanim ben meydana gidiyorum, arkadaslarla iki laklak edicem!” gibi bir diyolog olasi mi? yoksa yaslaninca biz de mi böyle olacagiz?

bu arada sitenin 600. gününü idrak etmisim bugün haberim olmadan. sinavlardan zaman-mekan ikilisi arasindaki koordinasyon tarumar oldu…

March 29, 2004

bir seçim daha geride kaldi ve ben yine geçmis zamani yadettim. tipki her yeni bayramda yaptigim gibi… sanki bayramlar ve seçimler degisen zamana ayak uyduramiyor da bilindik tatlarindan uzaklasiveriyor. evvelki seçimlerde aksamdan tv basina geçip uykum gelene kadar renkli tablolari, inen çikan grafikleri pek bir merakla seyrederdim. simdilerde (teknoloji sagolsun) saat 10 bilemedin 11 dendiginde sonuçlar belli oluyor; evli evine köylü köyüne misali… çekismenin azligindan degil de bende olusan ilgi eksikliginin de payi olsa gerek.

bayramlarla seçimleri de ayni his tufaninin içine kativerdim ya enteresan oldu. çok çalismam lazim, çok…

March 24, 2004

futbolu ilgiyle takip etmeme neden olan unsurlardan birisi de (sporun asil aksiyonunun yaninda) kendine ait enteresan ritüelleri… bunlarin içinde en ilgime mazhar olani “tükürme” ve “sümkürme”. igrençligimden degil de daha çok bu iki faaliyetin icra edilmesindeki kendime göre zor buldugum unsurlar ilginç geliyor bana. bilhassa “sümkürme”…
fizyolojik olarak gerçeklestirilmesi hayli zor olan bu hareketin 3 günlük topçular tarafindan dahi rahatça ve kayitsizca gerçeklestirilmesi beraberinde de insanin kendi yapisini ya da yetenegini sorgulamasini getiriyor, en azindan her halisaha maçinda benim basima gelen bu. kiskaniyorum; onlarin burnu burun da bizim ki neci? arastirayim…

March 18, 2004

ayda yilda bir maça gideyim dedim, ugursuzlugumdan olsa gerek gençler’e bi güzel maglup olduk. ama hayli kaliteli bi maçti; aslinda stada gidip seyrettigim tüm maçlar kaliteli geliyor bana ya neyse. insanlarin olusturdugu atmosferden, mekanin güzelligine kapilmamdan sanirim. fener stadi’nin yeni halini de ilk kez gördüm; “avrupai olmus” diyemeyecegim hiç bi örnegine gitme sansi bulamadigim için ama yine de türkiye standardlarinin hayli üzerinde oldugu bi gerçek…

fakat maçlari bizatihi stada gidip izlemenin kötü yanlarindan biri belki de teki diyeyim, insanin (en azindan benim için öyle) ister istemez hayli küfür ediyor olusu. atmosferin verdigi gazla kaptiriveriyorum kendimi.

sözün özü; herkesin övdügü kadar varmis, gençler iyi takimmis. yalniz youla’dan adam olmaz, sadece kosuyor…

March 17, 2004

ntvmsnbc’de yeralan habere göre “vosvos” efsanesi kitap haline getirilmis; “Vosvos 1931-2003 Bir Kaplumbağa Yolculuğu”… internette arastirirken vosvoslarla ilgili yazilmis baska bir kitaba daha rastladim; elmira elgezdi’nin hazirladigi “Vosvos Efsanesi”.

90 yilina kadar babamin da bir vosvos’u vardi, bal rengi… sattigi zaman simdiki yasimda olsaydim mani olurdum sanirim. arabalara olan asiri düskünlügümden degil de, daha çok “tosba”ya olan sempatimden dolayi. hem satildigi vakit de üç kurusa gitmisti, degerini farketmeyecek olanlara.

+almanya’daki vosvos (kaefer) müzesi

March 10, 2004

- abi, ortaköy’den geçer mi?
+ hayir.
- niye?

aksamin bir vakti taksim-sariyer otobüsünde(levent’ten giden hat) geçen hos bir diyalog. kafa iyiydi belki de ya da yorgundu, ondan sordu eleman…

March 6, 2004

“noi albinoi” karli bir istanbul gününe uyan karla kapli, sessiz, beyaz ve sarsici bir yapit… 17 yasindaki izlandali bir gencin, fyordun yanina kurulmus kasabasindaki duragan hayatini konu alan bir film. zaman zaman etkili mizah anlayisina sahip, final sahnesiyle de hayli hüzün verici… kendimi filmin kahramani genç “noi”yle beraber yasadigi mekanin dayanilmaz sikintisina, duraganligina ve uçsuz bucaksiz beyazligina kaptiriverdim kolayca. ara ara günesin degerini anliyor insan, karla kapli tepeleri, evleri gördükçe.
hollywood filmlerinden sikilanlar için güzel bir mola olabilir, müzikler de hos ve depresif. yalniz filmi izleyip de istiklal’e çikiverince bir garip oluyor insan; heryer fazla kalabalik ve fazla kaotik geliyor.

+noi albinoi’nin almanca sitesi
+italyanca hazirlanmis güzel bir sayfa

March 3, 2004

belediye seçimlerine az bir zaman kala adaylar memleketin herbir kösesinde reklamlarini yapmaya basladi. reklamlarda en eglendigim kisim “adaylarimizin” verdikleri enteresan pozlar. bu senenin modasi sivanmis gömlek kollari(icraata yatkinligi simgeliyor olsa gerek) ve bir de futbolcuvari seyirciye(seçmene) kol sallama(el isaretleri “out” anlasilan, kolun ön planda oldugu pozlar hayli ragbet görüyor)hareketleri… seçilmek için yirtinip duran adaylarin ancak cüzi bir kisminin “mutlu” olacagi ortada. kendilerini fazla kaptirmasalar, siyaset çukurunun sonu yok çünkü.

seçimlerden söz açilmisken, bir sonrakinde muhtar adayi olmayi düsünüyorum. iktisatta gelecek yok, bari kendimizi kamuya adayalim…

February 23, 2004

knick knack,finding nemo ile popularitesini daha da artıran pixar’in 1989 yapimi animasyonu… sinemalarda nemo’dan önce gösteriliyormus; filmi divx’ten izledigim için haberim yoktu. nemo hakkinda bilgi toplarken rastgeldim. 1980li yillar göz önüne alindiginda oldukça basarili oldugunu söyleyebilirim. yalniz biraz kisa, üç buçuk dakika kadar. kazaa’da bulabilirsiniz. deginmeden de geçmeyeyim, “finding nemo”yu “çizgi film mi izlicem, çocuk muyum ben!” deyip de es geçmeyin…

February 19, 2004

geçen gün man on the moon’u izledim, oldukça güzeldi. yalnız filmden daha güzel olan filme de ismini veren REM’in andy kaufman için yaptigi “man on the moon” parçasi… müthis etkileyici bir sarki. bi yerlerden tedarik edilip dinlenmesini hararetle tavsiye ediyorum.

February 14, 2004

insan yariyil tatilinde olunca film seyretmeye bolca vakit ayirabiliyor. son seyrettiklerim elveda lenin ve son samuray…
“elveda lenin”i seyreden kime rastladiysam hepsi bi sekilde “amelie”ye benzettiklerini söyledi; bu konuda bi fikrim yok ne yazikki. sanirim “amelie”yi seyretmeyen ender azinlik içerisindeyim ;) berlin duvarinin yikilisi sonrasinde degisen kosullarin insanlarin üzerindeki etkilerini mizahi bir yolla anlatma konusunda hayli basarili bi filmdi. sahsen sistemin çarpikliklarini tiye alan sahnelerde bayagi güldüm ama filmi seyreden ve o zamanlari yasamis dogu alman vatandaslari hem gülüp hem de aglamis olsa gerek…
bence “elveda lenin” ve “vizontele tuuba” ayni temelde yol almaya çalisan filmler. tarihin zorlu bir dönemecinin insanlar üzerindeki etkilerini mizahi bir yolla dile getirmek… yalniz “elveda lenin” bunu daha basarili bir sekilde kotarmis.

“son samuray” konusunda bahsedilebilecek en önemli sey ken watanabe(katsumoto)’nin müthis performansi olsa gerek. ve tabii hayli leziz çekilmis olsan savas sahneleri… filmin klasik ve klise bi hollywood sonunun olmasini garip karsilamamak lazim. farklisini bekleyenimiz var mi hala?

February 12, 2004

geçenlerde karfur’a alisverise gittigimde aklima geldi; kasalarin yaninda lüzumsuz seyler satacaklarina mesela her çesit çikolata, bisküvi gibi abur cuburlar satsalar daha mantikli olurdu onlar adina. kasa önü satislarinda bir miktar artis olacagi kesin bence. insan tam ödeme yapacakken “ya bi kaç tane de gofret alayim, yolda atistiririz” diyebilir pekala. bi dahaki sefer müsteri formlarina yazip öneride bulunayim en iyisi.
böyle gereksiz fikirler de gelebiliyor iste insani aklina…

February 9, 2004

internette dolasip haberleri okurken ntvmsnbc’de su habere rastladim. abd’de rochester üni.’nde yurtta kalan ögrenciler napster’i ücretsiz olarak kullanabileceklermis, okulun verdigi hizmet sayesinde…
dünyada ne okullar var. bizimkinde(istanbul üni. olur kendisi) bilgisayar laboratuvari bile oldugunu sanmiyorum. hakkini yemeyeyim kütüphanede 5-10 bilgisayar vardi millet internetten istifade edebilsin diye. yalniz bi sayfadan öbürüne geçerken çay-kahve ya da tuvalet molasi verilebilir pekala.

mutlu oldum rochester’li meslektaslarim adina…

February 7, 2004

bahardan kalma güzel bi hava vardi bugün istanbul’da. evde oturmayalim dedik, nerelere gitmedik bu sehirde diye düsününce de söyle bir; şile’ye yollanmaya karar verdik.
yol hayli uzunmus. ayrica yol üzerinde daha evvel görmedigim alemdar, çekmeköy, ömerli ve adini bilemedigim uzakta yüksek bir tepeye konuslanmis bi semt (neresi oldugunu merak ettim) gibi muhitleri de görme sansim oldu. pek istanbul sayilmaz sanirim oralari. insan mesela kadiköy’e gidecekse, “istanbul’a gidiyorum” da diyebilir pekala…

bi de sunu farkettim ki, istanbul’da bayagi hatira ormani varmis. adim basi “bilmemne hatira ormani” diye yazip tabelalari dikivermisler. yalniz “orman” tanimlamasi ne kadar uygundur orasi tartisilir. çogu agaçlik bile denemeyecek kadar küçük ve yine pek çogunda agaç görebilmek de pek mümkün degil.

yazinin sonunda sadede gelip diyeyim ki; şile pek güzel ve sirin bir yermis. özellikle ilik ve hafif günesli bir günde sahil kenarinda balik yemek de pek leziz olurmus. nokta.

February 3, 2004

bayram geldi, ben de hayata geri dönmüs bulundum; bu iki durumun kesismesi de beni sinemaya yöneletti ister istemez. bu seferki duragimiz “vizontele tuuba”…
sanirim memleket sathinda “vizontele”nin ilkini izlememis olan bi ben kalmistim, bari ayni duruma yeniden düsmeyeyim diyerekten gittim filme.
filmin derinlemesine analizlerini kulak ardi ederekten diyebilirim ki; “eglencelik, güzel ve seyirlik” bir film yapmis yilmaz erdogan. oyunculuklar çok basarili ama ne diye deniz akkaya’ya rol vermisler onu çikaramadim. hani bari rol verdin iki çift laf etseydi. deniz kizi olarak da pek basarili degildi zaten…
tuba ünsal da gayet hosmus, sinema perdesinde görünce daha bir farkina vardim.

January 1, 2004

uzun incelemeler, arastirmalar neticesinde almaya karar verdigim fotogtaf makinasina nihayet kavustum.(canon powershot a60) kendi kendime yilbasi armagani gibi oldu ya neyse…
hos makina, pek çok manual ayari var, küçük ve tasarimi sik. su an ögrenme asamasindayim (hem makinayi hem de basit fotograf terimleri ve tekniklerini), pek çok menüsü oldugu için alismasi zaman alacak. “imaging-resources”‘da hayli detayli bir inceleme bulmak mümkün, satin almayi düsünebilecek olanlar için…

buzznet.com’da daha evvel bi site açmistim, çektigim bazi fotograflari yayinlamak için. geçen gün “textamerica”‘yi buldum, buzznet’e göre kullanimi oldukça kolay. “nikita.textamerica”‘da bisiler yapabilirim. tabi amatörlük seviyesinden zamanla siyrilabilirsem ;)

yeni yil da geldi nihayet, geride çilginliklar birakarak… eh, umarim güzel bir sene geçer, en azindan 2003′ten beter olmaz.

December 27, 2003

her yer insan kayniyor son günlerde… yilbasina az kaldi ya, ahali harala gürele alisveris telasinda. magazalar süslenmis, isiklanmis; potansiyel müsterileri cezbetmeye çalisiyor. oltaya bi balik daha takilsin diye ugrasip duruyorlar. kapali mekanlar içine adim dahi atilamayacak birer kaos… çilginliktan uzak duralim, kafayi siyirmak yeridir.

bu arada tasarimi yine degistirdim. yeni yil geldi ya, söyle bi tazeleyeyim dedim renkleri… :) kalsin böyle uzun uzun, degismesin. bi de slogan mi bulsam acaba imaj hesabina…

December 23, 2003

“park yapilmaz” tabelalarina uyuz oluyorum. elimden gelse hepsini “park edilmez” diye degistirmek arzusundayim… acaba amcalara anlatsam, “sittir lan, sana mi sorcam nasil yazilir diye!” seklinde cevaplarla karsilasir miyim? karsilasirim sanirim, özellikle bazi muhitlerde…

December 15, 2003

matrix üçlemesini nihayet bitirebildim, biraz geç de olsa… serinin her filminden biraz daha moralim bozularak, beklentilerimin altinda tatmin olarak çikiyorum. matrix revolutions’ta da aynisi oldu. filmlere gereksiz yere felsefik anlamlar yükleyenlerden degilim ama yine de filmlerin genel yapisinda aksiyondan ziyade konu bütünlügüne önem veririm. bence matrix 3 (sokak vcd’cilerindeki ismiyle) bu konuda yeterli degil… bazi anlar tam anlamiyla koptum anlatilan olaylardan, geçisler arasinda kayboldum diyebilirim. ilki güzeldi, orada biraksalardi…

filmden kopmamin bir sebebi de türkçe seslendirmeli bir salonda izlemem olabilir.(bu kadar geç zamana birakinca izlemeyi artik hangi salonda oynarsa, sansima…) 9 kusurlu hareketten birisi… neo’yu ya da trinity’i türkçe konusurken dinlemek alismasi hayli zaman alan bi durumdu. tavsiye edilmez, bi daha da yapmayacagim zaten.

December 9, 2003

“neseli öyküler”‘in yazari carlo cipolla’nin bir diger kitabi; “fatihler, korsanlar, tüccarlar”… 16.yy’da baslayan, amerika’dan ispanya’ya akitilan gümüs ve altinlarin öyküsü… akil almaz miktardaki madenlere ragmen ispanya dünya sahnesinde neden muazzam bir güç olamadi, kitapta cevabi aranan soru…
cevap ekonomik varsayimlarda, modellerde yatiyor. ülkeye gelen bol miktardaki “yeni” paraya karsilik ispanya’nin bunun yarattigi talebi karsilayacak piyasasi(arzi) yoktur. dogal olarak ülke diger memleketlerin tüccarlarinin mallarini satip ispanya’nin gümüslerini aldigi bir piyasaya dönüsür. çin’de, estonya’da, hindistan’da ispanyol “real”leri görülmeye baslar 16. yy.da… ispanya tam anlamiyla varlik içinde yokluk yasar o devirlerde.
kitap oldukça ince, yaklasik 70 sayfa. (bir kaç saat içinde bitiveriyor) fakat olaylari kisa ve öz biçimde anlatmasi bakimindan hayli aydinlatici…

memlekette tabelasinda “aile salonumuz vardir” ibaresi bulunmayan kebapçi, dönerci, lahmacuncu ya da çay bahçesi var midir? ya da yazanlarin ne kadari götünden sallamamaktadir? sanmiyorum ki olsun…

November 28, 2003

gerçek hayatta da rüyalarimda konustugum kadar güzel ingilizce konusmak istiyorum. en azindan yakinindan geçsem…
dün gece yine böyle bol konusmali bi rüya gördüm. japon bi sarkiciyla ingilizce konusuyordum. efendim, eleman benim “pronounciation”imi begenmedi. ben de “ulan sen kendine baksana!” deyiverdim, tabii yine ingilizce… sonra birbirimize kizdik, ayrildik. malum japonlar telaffuzda pek iyi degillerdir. neyse sabah oldu uyandim haliylen, denedim söyle bi kendi kendime konusmayi, olmadi yine…
yalniz benim bu rüyalarimda yabanci dil konusma huyum bi garip. daha evvel de futbol takimi porto’nun antrenörüyle italyanca konusuyordum. yakinda almanca’ya da baslayabilirim…

November 25, 2003

bir seneyi daha devirdik. bundan tam bir yil evvel (daha dogrusu 361 gün önce) bu blogu eklemisim. 100. günmüs ve ramazan bayrami… tekrardan okuyunca pek de bisi degismemis, yine ayni seyleri yazmayayim. “seker, kavurma” muhabbeti…

nedense halk arasinda bi inanç vardir, bayramda havalar güzel olur diye. hatirladigim kadariyla geçen sene yagmurluydu, bu sefer günesli ve ilik bir gün. fakat yalniz bi bayram, es dost yok etrafta gidip de bayramlasalim. hepsi bi tarafa dagiliyor, tatil 9 olunca.
bu arada fikirbaz’da gördüm, buzznet.com adli siteyi. dayanamayip nikita.buzznet.com’u da ben yapiverdim. belki zamanla fotograf çekebilirsem sagda solda, söyle güzel bir galeri olabilir.
bayram blogunun sonunu “n’olcak bu fener’imizin hali!!” diyerekten acikli ve hüzünlü bi sekilde noktaliyorum.

yasanan bombalamalar insanlarin sinirini hayli germis anlasilan. artik uzunca bir süre nerede bos ve süpheli bir çanta ya da araç görsek hemen potansiyel bir bombadan bahsediyor olacagiz. bugün ögle saatlerinde karaköy-sishane arasindaki sahil yolu(persembe pazari) trafige kapatilmisti. ne var ne yok diye (malum merak iste) caddede yürümeye basladim. yolun ortalarina dogru bi yerde, eskice bi arabanin altinda sahipsiz (süpheli!) bi çanta unutulmus ya da birakilmis… isin enteresan tarafi insanlar sanki ortada bi olay, hareket varmis gibi aracin etrafina toplanmislar, araci seyrediyorlardi. (yine malum merak durumu olsa gerek!) bilemiyorum, o an çantada hakikaten bi bomba olsa ve orada patlasa pek çok insanin basina sirf merak yüzünden olmadik isler gelebilirdi.
sanirim bu psikolojik travma sürdügü müddetçe, buluttan nem kapmaya ve bi yerlerde unutulmus her çantanin içinden de bomba çikabilecegina inanmaya devam edecegiz. tabi bir de deyis oldugu üzere, “insanin basina ne gelisme meraktan…”

November 18, 2003

havadaki ani degisiklikleri pek kaldiramiyorum nedense. daha dün günesli güzel bi günken, bugüne karanlik kasvetli bi havayla uyandim… disarida yogun bi yagmur. insanin evden çikasi gelmiyor. ders çalismak da zor, hazir 2 tane imtihan kalmisken çikariversek aradan.
aksam üstü taksim’e giderken sinagogun oralardan geçerim belki de. bi kaç fotograf çekebilirim sanirim. aslinda makinayi da degistirmek lazim, çok demode kaldi yeni çikanlarin yaninda. hp photosmart 850′yi kestirdim gözüme ama para yok ki… ucuzlamasini beklesen bu sefer yeni piyasaya sürülenlere ilgim kayacak. piyasanin kapana kistirdigi tüketicleriz iste…
bi de yarin maç var, en son ne zaman koltuga kurulup söyle güzel bi oyun izledigimi hatirlamiyorum.(milli maçlar içinde) en fazla bir devre dayanabiliyorum. kisir futbol ve skordan ziyade zevkli bi maç seyretmek istiyorum nicedir. netice kadar “hatice” de ilgi ister… hazir hatice demisken yigiter ulug’un “hatice’ye mektuplari” da güzel kitaptir. neticeye yüz vermez…

November 14, 2003

öyle olaylar vardir ki insan daha bunlarla yüzlesmeden bile isin içinden çikamayacagina kanaat getirmistir. kendi adima bunlara en güzel örnekler; matematik imtihanlari ile kasadan atlama hareketleri…
tüm ortaokul ve lise yasantimin en kabus anlari beden dersi sözlülerinde kasadan atlama etaplariydi. fiziksel olarak kendimde bi yetersizlik göremesemde, tamamen psikolojik sebeplerden dogduguna inandigim basarisizliklarla sik sik yüzlesmisimdir. her ne zaman kasanin karsisina geçip hizli adimlarla hedefe ilerlemeye basladiysam, kabusum da sahneye çikiverirdi aniden.
hala sürmekte olan(bundan dolayi pek memnun olmasamda) üniversite yasantimda ise matematik imtihanlari kabus yaratma potanisyelini kasalarin elinden almis bulunuyor. her yeni yariyil beraberinde yeni matematik konulari da getiriyor, konular toplandikça ben de altinda ezilmeye basliyorum. içim daraldi hakikaten…
neyse, yazinin sonunu yine bi deyisle bitireyim… “hay bu iktisati tavsiye edenin, reklamlarda car car havali bi isin olsun diyenin!!” havasi batsin efendim…

November 12, 2003

son bir kaç gündür yasadiklarim neticesinde söyle bir sonuca vardim, kendim için pek hayirli görmesem de… ingilizce yazabilme yetilerimi kaybetmisim de haberim yokmus. evet, gayet hazin bir durum. imtihanlarda böyle bilgiler içimden tasiverirken kagida anca bir kismini dökebiliyorum. eh, sözlük kullanmak da denetmenler tarafindan hos karsilanmayinca ortada kabak gibi kaliveriyorum. insan konusurken bazen sadece kem ve kümleri kullanirya, ben de yazarken aynisini yasiyorum. “because” ve “also”larla kagit doluveriyor, acil suratle baglaçlar konusuna egilmem lazim.
tabi aslinda yazinin özü ve can alici noktasi olarak da “yabanci dilde egitim ne saçma seydir kardesim!” diyorum. ya da isime böylesi geliyor…

November 6, 2003

geçen gün televizyonun karsisinda yayilmis yatarken farkettim, kanepeye kurtçuklar dadanmis. parkenin üzeri ufacik, krem rengi ve yavasça hareket eden mahluklarla kaplanmisti. tepelerine hafifcecik bastirinca çatirt diye öbür tarafi boylayiveriyor hayvanciklar…
haliylen annem hiçbirini yasatmadi bu diyarlarda, çogu daha yumurtasindan dahi çikamadan süpürgenin torbasina mihlaniverdi.
insan da onlari düsünüverdiginde yasamin böyle garip tecellileri ya da gerçekleri olduguna hükmediyor; genelde de mesela kendini derslere adamanin ne kadar da geçici bir mesgale olduguna kanaat getiriyor. en azindan ben böyle düsündüm. isime de geldi sanirim, mazeret uydurmada… hani gün gelir de para teorisine kafa yorarken elektrikli süpürgenin teki çaktirmadan ruhunu içine çeker gider…

November 5, 2003

“futbol asla sadece futbol degildir.” yillardir pek çok spor yazarindan duydugumuz kültlesmis bir cümle. her ne zaman futbola siyaset, ticaret, siddet karissa herkesin ilk basvurdugu cümle de bu olsa gerek ayni zamanda… simon kuper’in kaleme aldigi kitap, ithaki yayinlari tarafindan yeni genisletilmis basimiyla tekrar raflarda kendine yer buldu. orijinal ismi “football against the enemy” olmasina ragmen sabah kitaplarinin çikardigi zamanlarda yigiter ulug tarafindan bu sekilde çevrilmis türkçeye… böylesi de daha güzel sanirim. bu basiminda eskisinden farkli olarak türk futbolu hakkinda kisa bir önsöz de bulunuyor.
kitabi okuduktan sonra futbolun hakikaten de sadece futbol olmadigina dair neredeyse kesin bir yargiya vardim. futbol eski düsmanliklarin su yüzüne çiktigi bir arena(hollanda-almanya arasindaki 2.dünya savasina dayanan iliski), irkçiligin diz boyu oldugu yerlerde insanlar için bir kaçis yolu(güney afrika), baskici yönetimler altinda sesi kisilmis, ezilmis insanlar için bir mikrofon(dogu almanya’da hapsolmus hertha berlin taraftarlari ya da sscb’deki spartak sempatizanlari ve tabi en önemlisi arjantindeki milyonlar) aslinda. ayrica futbolun dini yönünü de unutmamak lazim; bu konudaki en güzel örnek katolik celtic’lilerle protestan rangers’lilarin birbirlerine karsi besledikleri büyük kin…
simon kuper’in muhtesem bir kalemi ve ince bir mizah anlayisi var. futbolla ilgilenen herkesin basucunda bulundurmasi gerektigi bir kitap.

October 31, 2003

türkiye’de yasayan azinliklarla ilgili herhangi bir mevzu tartisma konusu oldugunda “varlik vergisi” de kendine konusmalar içinde mutlaka yer bulur. ayhan aktar’in kaleme aldigi iletisim yayinlarindan çikan “varlik vergisi ve türklestirme politikalari” bu konu üzerine hayli bilgilendirici bir kitap… yazarin 96-99 yillari arasinda çesitli dergilerde yayinladigi makalelerin derlemesinden olusuyor. varlik vergisi haricinde cumhuriyetin ilk dönemlerinde gerçeklesen mübadele ve 1934 yilindi gerçeklesen(benim de yeni duydugum) trakya’dan istanbul’a yahudi göcü(tabi kendi inisiyatiflerinde olmadan) hakkinda da makaleler yer aliyor.
1942 yilinda çikarilan varlik vergisinin sirf ekonomik etkenlere dayanmadigi, asil amacin türkiye devletinde yasayan her türlü aziniligin ayirm gözetmeksizin ekonomik ve sosyal yasamdan soyutlama gibi bir amaç tasidigini beliritiyor ayhan aktar. zaten bu amaç da kendini uygulama safhasindaki gayri ciddi ve adaletsiz islemlerle de gösteriyor.
kitabi ilgi çekici kilan unsurlardan biri de, makalelerdeki iddialarin zamanin devlet adamlarinin, bürokratlarinin ve yayin organlarinin sarfettigi sözler ve haberlerden örnek göstererek temellendiriliyor olmasi… bazi gazete haberlerini ve siyasetçilerin açiklamalarini okuyunca insan 1930′lu ve 40′li yillarin azinliklar için pek de hos zamanlar olmadigina kanaat getirebilir. gayet irkçi ve ayrimci söylemler söz konusu…

October 25, 2003

ahmet hamdi tanpinar’in yazdigi “saatleri ayarlama enstitüsü”nde geçen bir deyis. romanin kahramani olan hayri irdal’in ustasi filozof muvakkit nuri bey’e ait olmaliydi sanirim.

“saatin kendisi mekan , yürüyüsü zaman , ayari insandir…”
daha bunun gibi nice enteresan cümleler barindirir içinde. okunmasi ve feyz alinmasi icab etmekte…

October 24, 2003

mumlar üflenmedi, hediyeler de alinmadi sevilen insanlardan… aslinda her yil oldugu gibi farkina bile varilmadi belki. uzaklardan bi iki mesaj o kadar… bekler miydim baska seyler bilemiyorum. sanmiyorum. alismamisim ki bi kere, garipserdim galiba. kafa yormaya gerek de yok bu saatten sonra.
hayatta kutlanmaya deger ne var ki? yasiyor olmak hos bazi zamanlar, ama onlar da anlik pek çok sey gibi… geldi ve geçti.

f.d.’nin dedigi gibi;
“ben bir zaman kaybiyim…”

October 13, 2003

geçen hafta herkesin muhabbeti türkiye-ingiltere maçi üzerineydi. eh basin da ziyadesiyle bu mühim olayin üzerine geyikler çevirdi…
neyse yine öyle bi geyik programini izlerken yayinlanan haberde sergen’in 32 yasinda oldugunu ögreniverdim, moralim bozuldu. oysa ki daha geçen günmüs gibi o zayif, gelecegin parlak futbolcusu halleri… ne kadar hizli geçmis zaman, durup düsününce insan farkediyor. daha yeni yeni futbol nedir, ne degildir diye merak salarken sergen çikivermisti yesil sahalara.
o yaslanmis biz de büyümüsüz iste, jübilemiz de yakindir belki kim bilir…

October 6, 2003

günümüz futbol yorumcularinin (özellikle de biraz yasça ilerlemis olanlari) pek sik kullandigi bir tabirdir “nerede o eski takimdaslik, futbol ruhu”… küresellesme, paranin dolasiminin sinir tanimamaya baslamasi, popüler figürlere gösterilen ilginin büyük boyutlara ulasmasi futbolun çehresini de degistirdi, diger pek çok sey gibi… futbol salt oyun olarak kalmaktan öte günün trend tamlamasini kullanirsak “show-biz”e dogru kaymaya basladi. ayrica belirtmeden geçmemek lazim, son zamanlarda da bu tamlamayi en çok kullanan ve uygulamaya kararli görünenler de “besiktas yönetim kurulu”.
christian authier’in kaleme aldigi “futbol a.s.” de futbol ekonomisine, futbolu futbolluktan çikaran gelismelere deginiyor daha çok fransa liginden örnekler vererekten… özellikle tv kanallarinin (dogal olarak onlara sahip olan büyük medya patronlarinin) oyun üzerindeki hakimiyeti düsündürücü. ortada büyük bir para söz konusu, spor hikayenin küçük bir ayrintisi olma yolunda…

internete girmeyeli 1,5 hafta kadar oldu… ev savas alanina dönmüs görmeyeli. tadilata gelen yurdumun insani kablonetin kablosunu da bi güzel söküvermis, fazla gelmis anlasilan ya da ayagina mi dolasti, kim bilir.
havalar da pek sicak, “pastirma yazi” diyorlar bazilari. kasimda degil miydi o?

September 25, 2003

cncbe’de yeni sezonda oldukça güzel bir dizi yayinlanmaya basladi, “scrubs”… stajyer bir doktorun basindan geçen olaylari anlatan gayet eglenceli bir dizi. bilindik alisila gelmis bol gülme efektli komedi dizilerinden degil, hatta zaman zaman kim nerede ne söyledi karisiveren, hayali görüntülere geçiveren bir akisa sahip.
dr. cox en heyecan verici karakter, kapiciyla(the janitor) birlikte… [resmi sitesi]
diger kanallarda birbirinin benzeri senaryolara sahip, gülmesini de heyecanlandirmasini da beceremeyen bi sürü dizi varken böyle arada bir izlemeye deger olanlarinin çikmasi hos.

September 19, 2003

“top, tüfek ve süngü” 15.yy ve 18.yy sonu arasinda gerçeklesen, bir kisim tarihçinin “askeri devrim” adini verdigi gelismelerle ilgili bir kitap… [ideefixe adresi]
kitap 10 adet makaleden olusuyor, dili de hayli akici… özellikle hosuma giden makaleler osmanlilarla, baltik savaslariyla(tarihsel isveç-danimarka çekismesini ele aliyor) ve avrupa deniz savaslariyla ilgili olanlardi. yalniz bir kismi hayli detaya girmis, insan ister istemez tarihler ve isimler arasinda yolunu kaybedebiliyor.

osmanlinin atesli silahlarla pek içli disli olmadigi, özellikle sokollu’nun ölümünden sonraki gerileyisin zamanin askeriyesindeki teknolojik gelismelerin takip edilememesi yüzünden gerçeklestigi iddia edilir. kitapta aksi bir görüs hakim. aslinda osmanlinin o çaglardaki gelismeleri hayli yakindan takip ettigi, düsmanlarinin kullandigi ve gelistirdigi her türlü silahi kendilerinin de mümkün oldugunca kullanmaya çalistigi öne sürülmekte… fakat yarista geri kalmanin asil sebebinin teknolojiyi kullanmakta degil de, onun getirdigi fikirsel degisikliklere yabanci kalinmanin oldugunun alti çizilmis. savas stratejilerinde avrupa’daki kadar keskin degisimler olamamis, teknolojinin savas alanina tasidigi düsünsel farklilasmalara seyirci kalinmis.
bugünle hayli uyusan bir durum aslinda. biz de avrupa’nin kullandigi her türlü teknolojik yeniligi belki onlardan da hizli hayatimiza katiyoruz, hemencecik kabulleniyoruz. ama bu degisimin neden ve nasil olduguna pek de itibar etmiyoruz. hazircilik durumu, onlar yapiyor biz tüketiyoruz. teknolojiyi kullanma amaçlarimiz farkli.

September 18, 2003

sampiyonlar ligi mevsimi basladi, pek de sahici bi futbolsever olmasam da futbolun bu en etkileyici ve heyecanli organizasyonlarindan birine de seyirci kalamiyorum dogal olarak…
futbol+internet ilgisi birlesince bu ilgi beni haliylen “fantezi futbol” sitelerine yönlendiriyor. ntvmsnbc’nin ki pek kesmeyince solugu premier league ve champs league’de aliverdim. buradan sLeague’in fantezi futbol sayfasina ulasilabilir. bu da [premier fantasy] . ilk hafta neticeleri pek iç açici degil. kezman ve r. keane’den hareketlilik bekliyorum ilerleyen haftalarda…

July 26, 2003

eylülde 33. avrupa sampiyonasi düzenlenecek. milli takim da kadrosu geregi sampiyonluk adaylarlarindan biri. tabii su an için kagit üzerinde bir adaylik… takim kadrosunun çok kaliteli olduguna süphe yok, yalniz oyuncularin takim olarak oyun anlayislarinda büyük zaafiyetlerinin oldugu da gün gibi ortada. geçtigimiz yaz düzenlenen dünya sampiyonasinda degerli addedilebilecek sadece bir rusya galibiyeti alinabildi. onun disindaki tüm mühim müsabakalarda(brezilya, p.riko, ispanya ve yugoslavya) hüsran yasandi. son bir senedir pek çok kisinin de belirttigi gibi takimda yildiz sayisinin çok olmasi oyunun genel gidisi açisindan yarar saglamaktan ziyade sorun çikmasina sebep oluyor. fakat incelendiginde diger bol yildizli takimlarda bu kadar önemli paylasim ve yardimlasma sorununun gözlemlenmedigi de ortada. en önemli örnekler dünya sampiyonasinda basarili olmus yugoslavya, arjantin ve ispanya milli takimlari…

milli takim, oyuncularin oyun anlayisi ve motivasyonu itibariyle daha çok kazanirken yardimlasan ve etkili savunma yapabilen bir özellige sahip. geriye düsüldügü anlarda bireysel çabalar ön plana çikiyor ve bu da çogu zaman durumu daha da vahim hale getiriyor. yalniz bu konuda ümit veren bazi maçlar da yok degil, örnegin geçen yaz oldukça geride olunmasina ragmen kazanilan rusya maçi… fakat bunun istisnada kalmamasi gerekli.

eylülde organize edilecek sampiyonada milli takimdan beklentiler büyük. hem bir önceki sampiyonada final oynanmis olmasi hem de dünya sampiyonasinda meydana gelen basarisizlik bu seneki organizasyonda iyi bir derecenin beklenmesinin sebepleri. fakat geçen avrupa sampiyonasindaki basarida seyirci etkisini unutmamak lazim, bence 2.ligin en önemli sebeplerinde biri buydu. özellikle geriye düsülen almanya ve hirvatistan maçlarinda o etkin destek olmasaydi durum çok farkli gelisebilirdi. bu seneki sampiyonada da milli takim kritik geri düsülen maçlar yasarsa, bu sefer ayni yetkinligi gösterebileceginden süpheliyim.

biraz da kadroyla ilgili konusmak gerekirse… aday kadro su sekilde; kerem, ömer, alper, ender, kaya, haluk, serkan, kerem gönlüm, fatih solak, hakan köseoglu, ibrahim, mirsad, hüseyin, mehmet okur, hidayet ve rasim basak. toplam 16 kisi ve 4 tanesi sampiyona kadrosuna dahil edilmeyecek. bunlardan ikisi büyük ihtimalle rasim basak ve fatih solak. oyun kurucular içerisinden hakan köseoglu’nun tercih edilmeyecegini saniyorum. bu seneki performansi itibariyle ender 12 kisilik kadroya daha yakin. son bir kisilik kontenjan konusunda teknik kadronun daha zor karar verecegini muhakkak. ömer, alper ve serkan’dan biri büyük olasilikla kadroda olamayacak. hazirlik maçlarindaki performanslar karar vermede asil faktör olacaktir.

yazinin sonunda ideal besimi de vereyim tam olsun; kerem(herseye ragmen)-ibrahim-hidayet-mirsad-mehmet okur… basinda da söyledigim gibi kagit üzerinde güzel kadro, ama sahadaki performans. orasi su an içi hala muallak sayilir…

May 10, 2003

nesneleri ufaltip basitlestirdigimizde göze ne kadar da hos geliyorlar. maddeyi tüm cepheleriyle beraber görebilmek… hayati da böyle basitinden düzenlesek, belki onca yasanan sorun da önemsiz birer minik ayrinti haline bürünüverir.

April 30, 2003

havalar isindi, haliylen sinek camiasi da ortalara çikmaya basladi. bugün oyle miskin miskin otururken tv’nin karsisinda pencereden içeri 3 tane sinek daliverdi. izledim bir müddet… nedense 1 metrekare alanda uçup durdular yukari asagi. bilemiyorum aradiklari bir sey vardi belki de. kisa bi hayatlari var onu da böyle evimin aptal salonunda dolanip ziyan ediyorlar.

April 21, 2003

yasadigim mekana ve çevreye ne kadar da yabanciyim aslinda… haralagürele arasinda etraftaki güzelliklerin ve degisimlerin farkinda bile olamiyorum. söyle kendimi suyun üzerine ativerdigim kisacik zamanlar bile mutluluk için yeterli. yesil ve mavi, her zaman siyaha agir basar!

April 13, 2003

uyusturucu almam gerek… kisa bir süreligine de olsa sorunlardan, kuruntulardan kurtulmak gerek… kendimi aldatici bir rahatligin kucagina birakmak istiyorum. etkisinin ne kadar sürdügü mühim degil! dakikalarca da olabilir saatlerce de…
çözüm degil ama hiçbirseye; gözlerimi açtigimda hayat kaldigi yerden devam ediyor olacak…

April 8, 2003

bazen ne kadar çok lüzumsuz sey bildigimin, bellegimin büyük bi kismini bunlarla doldurdugumun, ne zaman ve ne sekilde isime yarayacak diye düsünüp durdugumun; bu yüzden aslinda hayatla ilgili ne kadar da bilgi mahrumu oldugumun vs… , mesgul etmekte zihnimi tümü. ekranin kablosunu sökecegim…

March 31, 2003

az evvel tv izlerken denk geldim, kanal ortadogununun hava durumunu veriyordu. tahmini sicakliklar, onumuzdeki gunlerde hava nasil olacak falan… enteresan geldi, hani bize ne demeyecegim ama kime yonelik bu bilgiler? gundemde olan mekanlarin hava sicakliklarini vermek adetten mi oldu? çöl sicaklarina karsi simdiden tedbir mi alalim?

March 29, 2003

ders çalismak lazim, vakit ayirmak lazim, konsantre olmak lazim… belki de en mühimi tv’yi kapatmak lazim.

March 21, 2003

savas çikti diye bagirip çagiriyor televizyonlar… bilmiyorum, bu yasananlar kitaplarda okudugum savaslara benzemiyor. herkes su anda yasananlari seyrediyor, bi sonraki adimi biliyor. sanki gerçek zamanli bi film seyrediyormusuz gibi… spiker konusuyor, “1 saat sonra yeni bombardiman baslayacak”, “iste dakika dakika yasananlar!”… öyleki bi maç yapiliyor, muhabir dakika ve skor geçiyor merkeze.
gökyüzünün yeslilligini seyre daliyoruz, bizimki hala siyah diye rahat miyiz peki?

March 20, 2003

aylardir beklenen film nihayet basladi, herkes ekran basina…!

March 13, 2003

amca olmak enteresan bir his, ufacik bedenleri izlemek de… gözlerimin önünde büyüyecek, sonra bayramlarda benden para istiyecek…

March 8, 2003

bir yil boyunca pek çok günün özel bir ismi var, bisileri kutlamak veya hatirlatmak adina. çok gereksiz buluyorum böyle zorlama güzellikleri. koca bir insan güruhu bir anda ayaklaniverip ya da doldurusa gelip… sorsak bir kismina “nedir olay?” diye agzi açilir, bi laf edemeden de tekrar kapanir. zamani bi bütün olarak görüyorum, haftalara günlere özel degerler yüklemenin geri kalan vakti degersiz kildigina inaniyorum. bisi kutlamaya, birilerine bazi seyler belli etmeye niyetiniz varsa bunu hergün yapin…

March 3, 2003

reklamlara giydirivermisken devam edeyim. geçen aklima fanta reklami takildi… 2-3 kisi bi binanin tepesine çikip kar püskürtme araciyla fantayla doygunlastirdiklari karlari sokaktaki ahalinin üzerine serpistiriveriyorlar, o halk kitlesi de pek mesut oynasip duruyor. ama adama sorarlar, kardesim senin üzerine sulandirilmis dondurulmus fanta boca etsem öyle sebek sebek siritir misin? kirlenmiyor mu üstün basin, turuncu renge bürünmezsin misin? salak…

March 2, 2003

reklamlar olmasa tv’ler olur muydu? ya da reklamsiz tv seçenekleri önümüze geliveremez miydi? 3 kurus fazla para verip zeka kiti reklam görüntülerinin gözüme sokulmasina mani olamaz miydim? hergün her tv karsisina oturusumda o aptal teraneler… hala neden önünde dikiliveriyorum görevmisçesine? sordum hepsini, cevaplar gelebilir.

February 25, 2003

kar yagiyor devamli, yollar buzla kaplaniyor, evin içini hararet basiyor, benim içimi de sonsuz bir sikinti… okullari tatil ediyorlar, bizimki de tatil edildi mi acaba? söylemiyor televizyon… merak da etmiyorum zaten, geçinip gidiyoruz kavgasiz gürültüsüz…

February 18, 2003

televizyonda sik sik görürüz. falanca ülkenin basbakani, filanca ülkenin baskaniyla zart sehrinde görüsme yapmis; tv’lere de görüntüleri aksetmis… klasik bir el sikisma seansi, etrafa gülücükler, nükteler fiskirtma durumlari… bi nevi yakin derece ahbaplik tavirlari!
az buçuk etrafi izlemeye basladigimdan beri politika islerinin, özellikle de dis iliskilerle alakali olanlarinin, dünya üzerindeki en danisikli dövüs meslegi oldugunu düsünürüm. aslinda meslek mi acaba?

February 14, 2003

‘Savas istiyoruz! ‘
En önce vuruldu
Bunu yazan…

b.brecht

February 7, 2003

disarida firtina var. ne zaman lapa lapa kar yagsa ya da rüzgardan gökyüzü uguldayip dursa mutlu oluyorum. belki de mutluluk dogru kelime degil, daha çok içinde bulundugun zamana karsi duyulan hosnutluk diyeyim…

“Her gelen ayni sazi çalacak, her hükümet sadece söyleneni yapacaksa niye seçimle vakit kaybediyoruz ki?
Ekonomide hazir reçeteler uygulanacaksa,
Güvenlikte tabulara dokunulmayacaksa,
Diplomaside dayatilan çizgi asilamayacaksa,
Savasa ilk imzayý “Savasa hayir” diyenler koyacaksa,
Kibris’ta çözüm vaat edenler çözüme mani olacaksa,
Anayasa ancak “milletlerarasi hukukun mesru saydigi hallerde” savas ilanina cevaz verirken Meclis, ülkeyi, mesru dayanagi bulunmayan bir savasa sokacaksa,
Bunca parlamenter, kendi tabaninin sesini hiçe sayarak o savas lehine parmak kaldiracaksa,
Seçime, Meclis’e, bunca partiye ne hacet.
Bize bir “teknisyenler hükümeti” yeter.”
c.dündar

January 20, 2003

patlicani tek basina hiç sevmesem de, nedense degisik formatlara büründügünde kendimi kaptiriveriyorum… heralde zihnimde onun baska sey olduguna kosullaniyorum, halbuki tat ayni. neyse alinazik’i ilerki bi zamanda bir daha denemek lazim.

January 18, 2003

bazen ortaokul ya da ilkokul zamanlarima dönebilme ihtimalinin bulunmasinin ne kadar da güzel olabilecegini düsünüyorum… daha mi rahattim eskiden, kafama öyle birsürü sey takarmiydim acaba tam hatirlayamiyorum; biraz silindi eski zamanlar hafizamdan. ama yine de azicik da olsa zamana dayanabilmis anilar, o günlere dönme istegimi azdiriyor. bunaldim sanirim bu zamandan, ya da yasadigim ani algilayisimdan…

January 9, 2003

insanlarin sözlerinin saka mi yoksa gerçek mi oldugunu çogu zaman kavrayamiyorum. sonra kendi kendimi yiyip duruyorum…

January 7, 2003

bir anda herseyden vazgeçip sifirdan baslasam diye geçiriyorum içimden… hazir hayatimin kilometreleri fazla ilerlememisken, geriye dönüp dogru olanda karar kilabilme sansi varken… bunlarin hepsi varken cesaret nerede?

January 5, 2003

geçen gün vapurda disariyi seyrederken aklima geldi, acaba bogazdaki martilar günde kaç kez karsi yakaya gidip geliyorlar? hos bi görüntü oluyor, vapurlarla beraber giden simit pesinde kanat çirpan martilar… sanirim oldukça sik yapiyorlar bu gidis-gelisleri. çünkü daha hiç soyle topluca, etine dolgun bi marti gozume ilismedi. rahat olmamali hayatlari, devamli yiyecek pesinde…

December 29, 2002

yilbasina 2 gün kaldi, tv’ler reklamlarini yapmaya basladi… kim nerede, hangi eglence kaçirilmamali vs. mühim mesele anlasilan. yalniz bu programlarda enteresan olan, çogunun banttan yayinlanacak olmasi. aslinda kutluyor olacaklar, tepinip duracaklar o saat ama kurgu icabi. inandirici olur mu bilemiyorum, seyre dalanlara kalmis… kutlar gibi ama olmus bitmis, sevinir gibi ama geçmis gitmis olacak. olanlar zavalli hindilere…

December 22, 2002

ünlü bir sporcu olsaydim, ve yaptigim sporun bilgisayar oyunlari heryerde kapisilsaydi… bilgisayarciya gidip alsaydim ben de bi kopyasindan. otursaydim ekran basina, yüklemenin tamamlanmasini bekleseydim. sonra kendimi görseydim ekranin içinda, adimi okusaydim. üstüste basketler kaçirsaydim, penaltiyi auta yollasaydim… küfretseydim ben de kendime, ne kadar kazmayim diye. aslinda neden bekliyorum…

December 21, 2002

kitap fuarina gittim bugün. kalabalik, karmasa, tabii binlerce de kitap… dari ambarina düsmüs tavuk gibi hissettim kendimi. daha evvelden liste hazirlamistim, gidince sapitmayayim diye. tabii her zaman basima geldigi gibi liste kagit üzerinde kaldi… alakali alakasiz sayfalari toparladik torbalarin içine. okuyacagiz bakalim, en yakin kitap fuarina daha 1 yil var.

December 17, 2002

insanlar gibi, dünyadaki pekçok yapi da birbirine benziyor huylariyla, davranis kaliplariyla… tipki barcelona ve fenerbahçe’de oldugu gibi. y.ulug’un yazisini okuyunca dikkatimi çekti. yasananlar, baskanlarin-taraftarlarin olaylara reaksiyonlari, medya vs… para var, ün var, bi nebzeye kadar futbolcu da var. ama istikrar yok, mutluluk da… sanirim asiri ciddiye alma, sabirsizlik, açgözlülük; ayni bizim duygularimiz gibi. aslinda futbol hayatla pekala örtüsüyor.

November 23, 2002

sanki kuslar hep gündüz ötermis gibi gelir bana, her ne hikmetse… belki de kulaklarim gündüz seslere açik, özellikle de disariya. bahcede yapraksiz kalmis agaca yuva yapmis bir kus ailesi. her gece yataga girdigimde, etrafin sessizligi içinde seslerini duyuyorum. enteresan geliyor, alismamisim. böyle bir seye alismamis olmama da sasiyorum. uyumaya hazirlanirken ninni gibi geliyor ötüsleri…

sinavlar bitti, ben de bittim. yagmurlar da yagmaya basladi… yakinda soguklar da bastirir. minibuslerin camlari bugulanmaya baslar, hararet basar… kis yaklasir, biz de bahari gözler dururuz… günesin kendini gösterdigi kisa zamanciklarda sokaklara birakiriz kendimizi. her zamanki olagan kis manzaralari, hayatin devridaimi…

November 19, 2002

bazen dünyaya kedi, köpek disinda bi hayvan olarak gelsem ve herhangi bi hayvanat bahçesinde ikamet etmek zorunda kalsam ne kadar kötü hissederdim kendimi diye düsünürüm. bazen dar bazen genis olsa da neticede kafeslerde yasiyor olurdum. insanlar garip garip bakip, salak salak seyler söylüyor olurlardi… nasil dünyada türlü cins insanlari bi yerlere kapatip sergilemiyorsak, hayvanlara da böyle seyleri reva görmemeliyiz. hani maksat onlari korumaksa, önce kendimizi terbiye etmekten baslasak.

November 12, 2002

birkaç gündür gazetelerde okuyorum, yeni hükümet bütçe açiklari için o bilinen çözüm “bedelli askerlik”i uygulamasi düsünüyormus. oldukça haksiz buluyorum. eger ortada begeniriz ya da begenmeyiz(begenmeyenler sinifindayim) bir görev varsa, parali olup olmamak bir kriter kabul edilmemeli. “paran varsa yasa, harca hatta askerden bile kaytar.” zaten hayatin pek çok asamasinda esitsizliklerle karsilasirken, bi yenisini eklemenin belki ekonomiye yarari olabilir ama insanlar arasi iliskilere pek de faydasi olmaz diye düsünüyorum.

November 10, 2002

sinavlar yaklasti. içimde kötü bi his var, yazacak da bisi yok…

November 5, 2002

yeni gelecek hükümetten ilk icraat olarak, kamu yararini gözeterekten semsiye kullanimini yasaklamasini beklerim. kisin bastirmasi, yagmurlarin artmasi dolayisiyla biricik pek de iyi göremeyen gözlerimi kaybetme korkusuyla yasiyorum. insanlardan semsiyeler toplanmali, yerlerine bere, yagmurluk vs… dagitilmali. adam yoksa gönüllü yardimci olmaya hazirim.

November 3, 2002

bugün gidip oyumu kullandim, sonra parmagimi mor bi boyayla boyadilar. hindistan’dan gelmis diyorlar, bana saçma geldi ya da komik… bi boyayi bile disarilardan getiriyorsak, düsünmek lazim azicik. ayrica pusula/zarf oranini pek dikkat etmemis olsa gerek, sigdirmak biraz çaba gerektirdi.
yalniz sandik gorevlisi olma düsüncemden de vazgeçtim bu arada. tüm gün otur bi kutunun basinda, sonra her gelene anlat detaylari, uykusuz kal vs.. fazla para da alamiyorlardir üstelik. tv’den seyretmek kafi görünüyor, daha içerisine girmeyelim.

October 29, 2002

bana öyle geliyor ki, teknik direktörlere oldugundan fazla önem veriliyor. bi maçi kazandiran en önemli unsurun taktikler, varyasyonlar oldugunu söyleyip duruyorlar. ben inanmiyorum. maçin kaderini futbolcu belirler. bacak arasi gol yer, benim bile atacagim pozisyonlarda topu dag bayir gönderir vs… örnekleri çogaltmak mümkün. çikip sahaya antrönör mü vursun topa? christian topu disari atip duruyorsa, terim’in günahi ne?