June 8, 2005

geçenlerde minibüste bizim sitede oturan beni tanıyan ama benim tanımadığım bi adam oturdu yanıma. laf lafı açtı (aslında lafı açan da kapayan da oydu), aile fertlerinin her birinden nerelerde okuduklarından falan bahsetti. tabii tüm bu konuşma esnasında ben daha çok boş gözlerle dinleyen duvar misali… neyse, işte üniversiteyi yeni kazanan bi kızı varmış boğaziçi’ni çok istemelerine rağmen olmamış da marmara’ya gitmiş netice olarak. tam bu noktada monolog enteresan bi ayrıntıyla şenlendi. bahsi geçen eleman;

haberin var mı, tv’de izledim, boğaziçi’nde “gizli” bir ermeni toplantısı düzenlemeye çalışmışlar da millet engel olmuş. işte o haberi gördükten sonra şöyle derin bir ohh çektim; iyi ki kızım o okula gitmemiş dedim içimden. bi de bilir misin marmara’nın göztepe kampüs girişinde yanar dönerli bi türk bayrağı var. kızımı her okula bırakışımda o bayrağı görünce içim bir kabarıyor ki sorma…

şeklinde fikir beyan etti. hafiften dumur oldum tabi… ama işte canım sıkkın şu sıralar aşırı derecede, bi de tanımadığım biriyle de alakasız bi geyik çevirmek istemedim. işin ilginci bu şahsın emekli olmadan önce banka’da büyük olasılıkla müdür mevkiinde yer alması. memleketin bakanı da müdürü de bir garip.

May 22, 2005

resmi olmasa da pratikte züper futbol ligimiz nihayet neticelendi. 5-10 haftadır ha oldu ha olacak resmi olmasa da pratikte züper futbol ligimiz nihayet neticelendi. 5-10 haftadır ha oldu ha olacak derken fener ancak sondan bir önceki maçta takabildi beline gümüş kemeri. klişe tabirle ezeli ve ebedi hasmı gs’yi yenerek. anlamlı. maçı izlemedim ama. evin yakınlarında nedense hiç bir digitürk sahibi mekan yok, “football free zone” buralar. potansiyel para kazanma mecrası, sermaye birikimi olanlara duyurulur.

neyse, daha evvel light bi fenerliyim demiştim; yeni bir sıfat daha bahşediyorum kendime “hisli”… tamam gs’yi yendik pek sevindik hatta bol bol da havai fişek yolladık gökyüzüne herkes bu çoşkuya şahit olsun diye. yalnız maçın başında ortasında ve sonunda atılan su ve bilimum meşrubat şişelerine ne gerek vardı? gladyatör arenası gibi. topçuların soyunma tünellerine girerkenki hallerine ne demeli? bazıları bunlara ayrıntı dese de, şeytan ayrıntıda gizlidir sözünü de nakşederim akabinde… hislendim bir anda; “içimizdeki ırlandalılık” damarım depreşti.

May 17, 2005

istanbul’da trafik kadar iğrenç bir şey var mıdır diye düşünüyorum da, sanırım hiçbirşey bu payeye mazhar olamaz; hatta yaklaşamaz bile. yaz kış ayrı dertleri var. saatler boş yere etrafındakilere abanarak geçer. istanbul ulaşımının tek vahası ise vapurlar… romantik takılıp martı-simit ikilisine değinmeyeyim. ama şehrin kaosundan sıyrılıp da şöyle 15-20 dakika denizin, güneşin ya da yağmurun tadını çıkarmak varken yakın gelecekte ido’nun ucube deniz otobüslerine mahkum kalacağımı düşündükçe üzülüyorum. neymiş efendim, bundan sonra kadıköy-eminönü 10 dakika olacakmış. 20 dakikada gitmekte ne vardıki? bu kadar acele, bu kadar zamana karşı yarışacak neyimiz var? herşeyin hızla, süreyle ve parayla ölçülmeye başlandığı zamanlar artık.

May 15, 2005

LES enteresan bir imtihan; öss gibi ama aslında epeyi farklı. sanırım eğlenceli olarak tanımlamak daha doğru. tabii bu hissin oluşumunda sınava girerken stresten arınmış olmanın da payı var. sayısal kısmındaki sorular herhangi bir gazetenin pazar günkü bulmaca eklerine benziyor. sabah erkenden kalkıp mutfak masasında bulmaca çözmeye başlamış gibi oldum soruları çözerken. bi tek sıcak bi çay ve terlikler eksik. rahatsız ve sallanan sıralar da cabası. ek$i’de yer alan bir benzetme de cuk oturuyor; “sorularını ateş böceği ercan’ın hazirladığı posta gazetesi bulmaca eki”..
daum’un ya da derwall’in maç sonrası demeçlerinden birini okuma parçası yapmışlar misal. havuz ve işçi problemlerini de görünce içim bir anda kıpırdanıverdi, eski bir tanıdığı yıllar sonra görmüşüm gibi. ösym’e bi e-posta atıp her imtihan zamanında sınavın bi kopyasından bana da göndermelerini isteyeceğim… son olarak, çatalhöyük’te insanlar evlerine kapı yapmazlarmış, çatıdan girerlermiş. genel kültür işte.

May 14, 2005

giderek daha fazla “light” bir fenerli oluyorum. ya da pek muteber bi tabir olan salt futbolseverliğe doğru ilerliyorum. taraftarlık hissiyatım son yıllarda hayli zayıfladı, aslında çok da kuvvetli değildi ya. mazide bir de takım değiştirme durumunun olduğunu düşünürsek. kimilerine göre kara bir leke, oysaki yanlış sapılmış yoldan dönüş diye de izah edilebilir pekala. (iyimserliğin beli kırılsın) galatasaray’dan yenen 5 gol nedense çok can sıkmadı, olasılıkla güzel bi oyun oynandığı ve sahada bol gol görülebildiği için. defans evlere şenlik olsa da hücumdur futbolu güzel yapan… tüm bu sebepler yüzünden keşke psv çıksaydı diyorum finale, katanaçyonun kralı milan’ın yerine.

May 2, 2005

çeşitli ingiltere gazeteleri ingiliz insancıklarına sormuşlar; “sizce nüfusun yüzde kaçı göçmenlerden oluşmaktadır?” deyu… önümdeki şekile göre (tam sayısı yazmıyor zira) gazete okurlarının ortalaması %21 imiş. hatta bu rakam daily star, the sun, daily mirror gibi gazete okurlarına göre %25′e ulaşıyor. evet, halbuki gerçek rakam yine önümdeki şekle göre %6 falan. enteresan. onlar da bizim gibi biraz paranoyaklar anlaşılan… kaynak; the economist.

gelecek sene olur da gidersem ingiltere’ye, böyle sokaklarda avare dolaşan kara saçlı kara gözlü birilerini görmekten pek de hazzetmeyen elemanların yanından teğet geçeceğim anlaşılan. teğet olsa daha iyi, işin kesişme ihtimali de var. halbuki sarışınlara hiç öyle kötü bakmıyoruz!

April 21, 2005

bildiğiniz en önemli deniz kazası nedir diye sorsalar büyük olasılıkla cevabınız titanic olur, ya da bilemedin lusitania… amerika’nın pek çok olayı dünya genelinde bilinir kılma ve dramatikleştirme yetisi malum. neyse, aslında bilinen en büyük deniz faciası wilhelm gustloff adlı alman gemisinin 1945 yılında baltık denizinde dibi boylaması. hayli önemli bir kısmı kadınlar ve çocuklardan oluşan üzere 7000 ila 10000 arasında kişinin öldüğü tahmin ediliyor. olayın ayrıntıları wilhemgustloff.com adresinde bulunabilir.

günter grass’ın en son romanı yengeç yürüyüşü de bu deniz faciasıyla ilgili. yarı kurgusal yarı tarih bilgisi içerin bir kitap. geminin batışından kurtulan bir kadının aynı gece doğurduğu çocuğunun ağzından anlatılıyor olaylar. grass, alman halkının aradan geçen 60 yıla rağmen bu önemli facia üzerine neden düşünmediği ve hatta görmemezlikten geldiği hakkında fikir yürütüyor. batan gemide pek çok yaralı nazi askerinin de yer alması, bu nedenlerden biri. naziler yüzünden oluşan mahcubiyet nedeniyle de faciayı dillendirmekten ve anmaktan kaçınıyorlar.

yeri gelmişken diğer mühim deniz facialarını da analım. hepsi 2. dünya savaşının sonlarına doğru doğu prusya’dan kaçan almanları taşıyan gemilerdi. goya, steuben, cap arcona.

April 18, 2005

istanbul film festivali’nin 24.sü de nihayete erdi. kafası kesilmiş tavuklar gibi sağa sola her bulduğumu filme gitmedim, ya da gidemedim diyeyim. işin ekonomi politiği var zira… az biraz göz kararı, hafif tavsiyeler neticesinde 5 tane film izledim neticede. bu sefer bariz bir kuzey amerika-almanya düeti sahne aldı, geçen seneye kıyasla. sırayla yazalım bir şeyler, daha sonra görmek isteyenlere de fikir verebilir.

en beğendiğim robert leparge’nin yazdığı, yönettiği ve iki kardeşi oynadığı far side of the moon(la face cachée de la lune). sahne geçişleriyle ve müzikleriyle seyre değer. ayrıca uzay tutkusu olanlara ve tarihinde kardeş çekişmesi barındıranlara birebir.

scrubs dizisinde de pek başarılı oynayan zach braff’ın ilk yönetmenlik deneyimi garden state var bir de. şimdiye kadar vizyonda gösterilebilirdi aslında. amerika’da yazın oynamış zira. filmi izlenebilir kılan unsurların en başında natalie portman geliyor, ve tabi harika müzikler. bir an evvel soundtrack araştırmalarına başlamalı…

kataloğu karıştırırken festivalde gösterileceğini öğrenmek ten hayli mutlu olduğum filmlerden biri de, hannes stöhr’ün one day in europe filmi… arkaplanında deportivo-galatasaray şampiyonlar ligi finali barındıran; avrupalıların her ne kadar birlik ya da imparatorluk yolunda ilerliyor olsalar da aslında en temel düzeyde yani insanı iletişim hususunda daha emeklemekte oldukları fikri üzerine bina edilmiş hoş bir film. moskova, istanbul ve compostela bölümleri hayli eğlenceli, lakin son berlin kısmı biraz baştan savma olmuş. maçın skoruna gelince penaltılar hala atılmaktaydı.

bir diğer alman filmi de napola. nazi politik akademileriyle ilgili… ne yazıkki klasik bir yatılı öğrenci filminden pek öteye gidemiyor. yanı sıra klişe holivud sahneleri de bol. fakat sırf 2 genç oyuncunun performansı için seyretmeyi hak ediyor. ama sinemaya gidip o kadar para vermeden…

son olarak ayrı paragraf açmak lazım, roman polanski’nin chinatown‘ına… şimdiye kadar seyretmemiştim ve hatta duymamıştımda. eh yuhalanmak lazımsa yuhalayınız efendim. bilmemek değil öğrenmemek ayıptır zira. neyse, anlatmaya gerek yok, jack nicholson’ı görmek için bi yerlerden tedarik ediverin. yalnız altyazısı düzgün olsun, festivaldeki gibi tercüme facialarına maruz kalmayın…

September 16, 2004

sinemalarda son seanslarda öğrenci indirimi uygulamasının işlemiyor olmasının arkasındaki mantığı hala çözebilmiş değilim; aslını söylemek gerekirse çok da dertlenmedim bu konu üzerinde…
yine de çok seyrek de olsa tercih edilebilecek son seanslarda insanın cebinden normal şartlarda ödenecek meblağdan 3 milyon fazlasının çıkıyor olması da hoş değil. sinema “kompleksi” yönetimleri devletin de desteğini ve teşviğini arkalarına almış olacaklar ki, öğrenci milletini gece geç saatlerde sokaklardan uzak tutma misyonunu yüklenmişler anlaşılan… içlerinden “bu saatte sinemada işiniz ne, gidin uyuyun güzelce” diye geçiriyorlar olsa gerek. -ki aslında bu da çok saçma kendi ekonomik “göstergeleri” açısından. o fiyatları gördükten sonra insanın gideceği varsa da gitmez.
teferruatlı bi durum muhasebesi oldu; içime oturdu sanırım 9 milyon.

August 30, 2004

bu aralara işler hayli kesat; 2 hafta kadar daha dükkan kapalı kalacak